e-Medrese

Siyerin Anlaşılması için Cahiliye Araplarının Yaşantılarına Genel Bir Bakış

A. Câhiliye Kavramı Üzerine

Câhiliye Araplarının yaşantılarına geçmeden önce, Câhiliye[1] kelimesinin anlamları hakkında bilgi vermeye çalışalım:

Câhiliye kelimesi sözlükte, ilmin zıddı yani bilgisizlik[2] anlamına geldiği gibi sukûnetin[3] ve hoşgörünün[4] zıddı anlamlarına da gelir. Bazı yazarlar o dönemi, yani İslâm öncesi dönemi, ruhî ve ahlâkî yaşamın az gelişmişliği nedeniyle barbarlık[5] diye adlandırırken, bazıları da o dönem Araplarının din ve toplum hayatında görülen bazı sakat âdet ve geleneklerinden dolayı Câhiliye isminin verildiğini söyler.[6]

Câhiliye kelimesinin, bilgisizlik anlamına geldiği, Mu‘allaka şairlerinden ‘Antere (ö.m. 614)’nin, Mu‘allakasında geçen [7]

هَلاَّ سَأَلْتِ الخَيْلَ يَا ابْنَةَ مَالك

إنْ كُنتِ جاَهِلَةً بمَا لَمْ تَعْلَمي

“Atlılara sorsana bilmediklerini, ey Mâlik’in kızı, eğer bilmiyorsan.”[8]

şeklindeki beytinde görülmektedir. Hoşgörünün zıddı olan barbarlık anlamında kullanılmasına bir örnek de yine Mu‘allaka şairlerinden ‘Amr b. Kulsûm (ö. m. 600)’un şu beytinde geçmektedir: [9]

أَلا لاَ يَجْهَلَنْ أَحَدٌ عَلَيْنَا

فَنَجْهَلَ فَوْقَ جَهْل الجَاهلينَا

“Hele bize karşı birileri zorbalık[10] göstermeye görsün, biz o zaman onlardan da zorba oluruz.”[11]

Ancak bu kelimenin bilgisizlik ve barbarlık anlamına kullanılamayacağı, özellikle Yarımadanın güneyinde oturan Arapların, geliştirmiş olduğu kültür ve edebiyatın, kelimenin bu şekilde anlaşılmasına imkân vermediği görüşü de baskın görüşlerden biridir. O görüşe göre bu devre “Yarımadada ilâhî kanunların, Allah’dan vahiy alan bir peygamberin ve vahye dayanan bir mukaddes kitabın bulunmadığı devre” manasına kullanılmaktadır.[12] Bundan dolayı da daha önce belirttiğimiz gibi Arapların din ve toplum hayatında bazı sakat âdet ve gelenekler ortaya çıkmıştır.

Bir başka tarifte ise “özel olarak Arapların İslâm’dan önceki dinî ve sosyal hayat telakkilerini, genel olarak da kişilerin ve toplumların günah ve isyanlarını ifade eden bir terim” olarak geçmektedir. İslâmî dönemde ortaya çıkmış olan Câhiliye kelimesi, gerek Kur’ân-ı Kerîm’de gerekse hadislerde, Arapların İslâm’dan önceki tutum ve davranışlarını, İslâmî devirden ayırt etmek için kullanılmıştır.[13]

Elimizde Arapların, İslâmiyetten önceki yaşantılarına dair, İslâm döneminde yaşamış olan râvilerin aktardıkları, Câhiliye şiirlerinde anlatılanlar, Tevrat, Kur’ân-ı Kerîm ve bazı Yunan ve Bizans kitaplarında geçen bilgilerin dışında pek fazla bir bilgi yoktur. Arap edebiyatı tarihçisi Hannâ el-Fâhûrî’ye göre Arapların ortaya çıkışından, Hz. Peygamberin hicret tarihi olan 622 senesine kadar uzanan zaman dilimi Câhiliye olarak isimlendirilir. Bu dönem de kendi arasında Birinci ve İkinci Câhiliye olmak üzere iki kısma ayrılır. Birinci Câhiliye, tarihten önce M. V. asra kadar olan zamanı, İkinci Câhiliye ise, V. asırdan M. 622 senesine kadar olan zamanı kapsar.[14] Bir başka görüşe göre ise Câhiliye dönemi Hz. Peygamber’e vahiy gelmesiyle birlikte sona emiştir. Ancak bu dönemin, Câhiliye zihniyetini merkezi hâline gelen Mekke’nin fethiyle (8/630) son bulduğu da ileri sürülür.[15]

B. Câhiliye Dönemi Araplarında Sosyal Hayat

İsmini, sakinlerinin bizzat kendi verdiği[16] ve Arapların vatanı olan Arap Yarımadası, batıda Kızıldeniz, güneyde Hint Okyanusu, doğuda Basra Körfezi, kuzeyde Irak ve Şam beldelerini içine alan bir bölgedir. Yaklaşık üç milyon kilometrekarelik bir alanı kapsayan bu yarımada, kendi arasında Tihâme, Necd, Hicâz, Yemen ve el-‘Aruz olmak üzere beş bölgeye ayrılır.[17]

Sâmi ırkdan olan ‘Arapların, İbrânîler, Finikeliler, Arâmîler, Süryânîler, Bâbilliler ve Âsûrlularla bir bağı vardır. Hepsi aynı köktendir ve dilleri arasında bir benzerliğin yanı sıra yaratılış olarak da birbirlerine yakındırlar.[18]

Câhiliye Arapları, yerleşik ve göçebe[19] olmak üzere iki topluluktan oluşur. Yerleşik hayat sürenler, köylerde ve şehirlerde otururlar, saraylarını ve tapınaklarını, Acem ve Rumlardan mübadele yoluyla almış oldukları harikulâde taşlarla süslerler. Bedevî hayatı sürenlere gelince, bunlar kıyafet, mesken gibi zarurî ihtiyaçlardan ancak kendilerine yetecek ölçüde sınırlı bir varlığa sahiptirler. Kıldan yapılmış çadırlarda otururlar.[20] Kısacası bedevî hayatı ile yerleşik hayat sürenler arasında tamamen bir zıtlık vardır.

İslâm öncesinde yaşayan Arapların bu şekilde yaşamasında tabiat şartlarının önemli bir rolü vardır. Zira tabiat şartları Arap beldelerini iki kısma ayırır ve ayrılan kısımlar yaşadıkları hayat tarzıyla birbirlerinden farklıdırlar. Hicaz ve Necd bölgelerinin yer aldığı kuzey bölgesindeki Araplar, şartlara göre bir yerden bir yere göçerek hayatlarını sürdürürler.[21] Buna sebep memleketin büyük bir kısmının çöllerle kaplı olmasıdır.[22] Bunlar ne başkalarından etkilenirler ne de yaşantılarında bir değişiklik yaparlar.[23] Bedevî hayatı yaşayan bu Araplar, başka milletlerle karışmamış, halis Arap ırkı olarak kabul edilirler[24] ve konuştukları dil de bugünkü anlamıyla Kur’ân dili yani fasîh Arapçadır.[25] İçinde bulundukları çöl hayatı tarımla ve sanatla uğraşmalarına imkân vermez.[26] Bu nedenle başlıca geçim ve beslenme kaynakları, hayvan yetiştiriciliğidir.[27] Hayvanlardan elde ettikleri ürünlerle geçinirler, hayvanlardan elde edemedikleri ihtiyaçlarını da mübadele yolu ile yerleşik kabilelerden temin ederler. Yine baskın ve yağmalar da, çölde yaşayan bedevî Arapların bir diğer geçim kaynağıdır. Bu nedenle aralarında düşmanlık hiç eksik olmaz. Baskın ve yağmalardan dolayı kabileler, kendilerini koruyacak kuvvetli bir kabilenin himayesine girmek mecburiyetinde kalsa da bu durum çok fazla sürmez. Kabile üyeleri birbirlerine her zaman kefildiler. Örneğin biri suç işlese, kabile bu suçu üzerine alır, ganimet ele geçirilse, bütün kabilenin sayılır. Cömertlik ve konukseverlik, bedevî Arapların güzel hasletlerindendir. Ancak bunun yanında bazı kabilelerde kız çocuklarını diri diri toprağa gömme gibi tamamıyla insanlık dışı âdetler de vardır. Yine aynı şekilde kana, kan ile karşılık verilir, intikam alma, kutsal bir görev olarak addedilir.[28] Örneğin saf ve ferdiyetçi bir ruha sahip olan bedevîler, “Allah bana ve Muhammed’e merhamet etsin, bizden başka da hiç kimseye” şeklinde dua ederler.[29] Bedevî Araplarda var olan intikam alma duygusu, yıllar süren savaşların başlamasına neden olmuştur. Örneğin Dâhis ve’l-Ğabrâ Savaşı, Besûs Harbi ve Yevmu’l-Bu‘âs vakaları bu savaşlardandır ve bunlar Arapların tarihinde Eyyâmu’l-‘Arab diye adlandırılır.[30]

Güneyde yaşayan Araplar ise kuzey bölgesindekilere nazaran medenîdirler[31] ve idarî işlerde daha tecrübelidirler.[32] Bunlar Yemen, Hadramevt ve bunlara komşu sahillerde otururlar ve Afrika’daki Habeş dili ile çok yakın bir ilişiği bulunan Sebe’ ya da Himyer dili diye adlandırılabilecek kendilerine has eski bir Sâmi dili konuşurlar.[33] Yerleşik bir hayat süren bu Araplar, herhangi bir zorunluluk olmadığı sürece yurtlarından ayrılmazlar.[34] Geçim kaynakları ise ziraat ve ticarettir.[35] Çölde yaşayan bedevî Araplara nazaran Asya ve Afrika ırklarıyla karışmışlardır.[36] İklimi ziraat için elverişli olan Yarımadanın güneyinde gelişen ziraat ve ticaret kültürü sayesinde, akarsuları emniyet altına almak için yapılmış bendler, mabedler, kalıntılarıyla günümüzde dahi dikkatleri çekmekte ve beğeni toplamaktadır.[37]

Câhiliye döneminde Araplar sosyal yapı olarak hürler, esirler ve mevâlî olmak üzere üç sınıftan oluşur.

1. Hürler; aile topluluğunun veya kabilenin ortak adını taşıyan ve aynı haklara sahip olan kimselerdir. Bunlar birlikte göç eder ve birlikte savaşırlar. Aralarından çıkan şairler, kâhinler ve savaşlarda cesaretleriyle ün kazananlar, diğerlerine nazaran üstün kabul edilseler de hak ve yaşayış bakımından bir farkları yoktur.[38]

2. Esirler; bu sınıf köle ve cariyelerden oluşur ve hürlerin sahip olduğu şeref ve haklardan mahrumdurlar. Bunlar ya savaşta yakalanırlar ya da esir pazarlarından satın alınırlar. Câhiliye döneminde köle ve cariyelere acımasızca muamele edilir hatta efendisi tarafından öldürülebilirdi.[39]

3. Mevâlîler; azad edilmiş köle ve cariyelerden oluşan bu sınıf, azad edenin kabilesine mensup sayılır ve mevki olarak hürlerin altında, esirlerin üstündedir. Bunlar hür bir kadın veya kızla evlenemezler ve kısaslarda, hürlerin cezasının yarısı ile cezalandırılırlar.[40]

C. Câhiliye Dönemi Araplarında Dinî Hayat

Câhiliye döneminde Araplarda Yahudilik, Hristiyanlık ve Putperestlik olmak üzere üç din yaygındır. İçlerinden en yaygın olanı putperestliktir.[41] Yahudilik, Arap Yarımadasında İslâmiyetten asırlar önce yayılmıştır. Yahudilerin yoğun olarak bulunduğu yer, bugün Medine diye anılan Yesrib’di. Ancak Yarımadada yerleşen Yahudilerin, aslen Yahudi mi yoksa Yahudileşmiş Araplar mı olduğu konusunda ihtilaflar vardır. Bu durum, konumuz dışında olduğu için detaylı bir şekilde anlatmıyoruz. Yahudiler, Yarımadada dinlerini yaymaya çalışmışlar ve Yemen kabilelerinden[42] pek çoğu Yahudiliği kabul etmişlerdir. Yahudiler, Tevrat’ın öğretilerini ve bazı hurafeleri halk arasında yayarken, Arap dilini de etkilemişler ve daha önce Arapların bilmedikleri Cehennem, Şeytan ve İblis gibi bazı kelimeleri Arap diline katmışlardır. Yahudilerin, Araplara olan bir diğer etkisi Yunan kültürünün yaygınlaşmasıydı. Zira Yahudiler, Yunan-Roma hâkimiyeti altında çok uzun süre yaşamışlar ve Yunan terbiye ve edebiyatı ile yetişmişlerdir.[43]

Arap Yarımadasında varlığını sürdüren bir diğer din Hristiyanlıktır. O çağlarda birkaç fırkaya bölünmüş olan Hristiyanlıktan, Nastûrîler ve Ya‘kûbîler fırkası Arap Yarımadasına sokulmuştur. Hristiyanlığın, Araplar arasında yayılması sonucu, bazıları manastır inşâ edip rahipliğe meyletmişlerdir. Papaz ve rahipler, Arapların pazarlarına gelerek va’z etmişler, ölümden sonra dirilmekten, hesap gününden ve cennet ve cehennemden bahsetmişlerdir. Ancak daha sonra gelen Kur’ân-ı Kerîm, Hristiyanların bu sözlerini ve inançlarını tekzip ve reddetmiştir.[44]

Puta tapan Araplarda ise her kabilenin ayrı bir putu vardır ve put hangi kabileye aitse o kabile mensuplarının hamisi kabul edilir. Bu nedenle Mekke’nin fethinde Kâbe içerisinde çok fazla put bulunmuştur.[45] Her kabilenin kendi putu olmasına rağmen, kabileler, diğer kabilenin putlarının üstünlüğünü de kabul ederlerdi. Ancak putlardan üç tanesi diğerlerine nazaran daha üstün kabul edilmiştir. Bunlar el-Menât, el-Lât ve el-Uzzâ’dır. Putlardan başka Araplarda dünyanın yaratıcısı olan bir Allah inancı da vardı ve ilk ibadet Allah’tan daha yakın ve müşahhas kabul edilen putlara yapılıyordu. Ancak zamanla puta tapma inancı, Yarımadada yayılan ve tek Allah’a inanan başka dinlerin tesiriyle zayıflamıştır.[46]

D. Câhiliye Dönemi Araplarınıda Kültürel Hayat

Câhiliye dönemi Arapları, Keldânîler ve Sâbiîlerle var olan bağları sayesinde astronomi ve doğa ilminde başarılıdırlar. Yedi gezegenden haberdardırlar. Bir yılı 12 kamerî aya bölmüşlerdi. Artık aylar sayesinde üç yılda bir ay kazanıldığını biliyorlardı. Bunların dışında aylara bugün dahi kullanılan isimlerini vermişlerdi. Tıp alanında da bilgileri vardı. Bu alanda tedavi yöntemlerinde kenevirden faydalanıyorlar ve onun inceliklerini biliyorlardı. Dağlama ve damardan kan alma da, kullandıkları diğer tıbbî yöntemlerdi. Bu alandaki bilgilerinin kaynağı, tecrübelerinin yanı sıra Farslılar, Yahudiler ve Süryanilerden nakledilen bilgilerdir. Kehanette bulunma ve bilinmeyen olaylar hakkında haber verme kabiliyeti, Câhiliye Araplarının ilgilendiği bir diğer konudur. Eğer bir kişi gayb hakkında bilgi edinmek ya da gelecekte ne olacağını bilmek isterse bir kâhine giderdi. O dönemde her kâhinin, ona bilgiler getiren bir cini olduğuna inanılıyordu ve kâhinlerin, kâhinliğe özgü kullandığı özel bir dili vardı. Neseb ilmi de o dönemde çok yaygındı. [47]

Öte yandan Araplar, fesahat ve belâgata düşkün idiler ve edebiyata çok önem veriyorlardı. Seçkin şairlerin eserlerini hafızalarında tutarak nesilden nesile aktarırlardı. Belâgat ve fesahatleriyle şöhret kazanan şairler, halk arasında özel bir yer edinir ve mensubu oldukları kabilenin övünç kaynağı olurlardı. Senenin belirli mevsimlerinde kurulan Pazar ve panayırlarda okunan ve beğenilen şiirler, Câhiliye döneminde de önemini koruyan Kâbe’nin duvarına asılırdı. Mu‘allakât-ı Seb‘a adıyla bilinen ve günümüzde dahi meşhur olan kasideler, Câhiliye döneminin ürünleri idi.[48]

Yine aynı şekilde Arapların, Câhiliye döneminde kullanmış oldukları dil, sahip oldukları medeniyetin en büyük göstergesiydi. Arapça, Orta Çağ boyunca, medeniyet dünyasının öğrenim, kültür ve tefekkür dili olmuş, dokuzuncu ve onikinci asırlar arasında felsefe, tıp, tarih, astronomi ve coğrafya alanlarında yazılan kitaplar bu dili kullanmışlardı.[49]

Arapların söylemiş olduğu Atasözleri ve hikmetli sözler de tarihlerinde önemli bir yer işgal ediyordu. Hatta kullanılan bu sözler için Abbasî döneminde hacimli kitaplar te’lif edilmiştir.[50]

E. Câhiliye Dönemi Araplarında Siyasî Durum

Câhiliye Araplarında özellikle Hicaz bölgesinde kuvvetli bir merkezî hükümet yoktu. Diğerlerine göre üstün kabul edilen bir kabileden olmak övünç kaynağı idi. Yine Yemen, Basra Körfezi ve Suriye’nin güney bölgelerinde kurulan emirliklerde, hâkim sülaleye ya da hükümdarın soyuna mensup olmak, kişiyi imtiyazlı kılıyordu. Bu nedenle daha önce de belirttiğimiz gibi Câhiliye Araplarında soy kütüğü ilmi, önem taşıyordu.[51]

Çölde yaşayan bedevîlerde ne bir kitap ne de yazılı bir kanun vardı. Sadece kabile düzeni esastı. Kabileyi kan ve topluluk bağı bir araya getiriyordu. Ancak bunun yanı sıra herhangi bir nedenden dolayı kabileye sığınan köle ve zayıf kimseler de kan bağı olmasa bile kabile fertlerinden sayılırdı. Örf ve âdetlerle belirlenen kabile düzeninde sorumluluk hissi kuvvetliydi. Bir kişi suç işlediği zaman bütün kabile o suçu sahiplenirdi. Kabileyi, cömertlik, cesaret ve ağırbaşlılık vasıflarının toplandığı bir reis yönetirdi. Seçimle iş başına gelen reiste, kabile fertlerini itaate zorlayacak tek şey örf ve âdetlerdi. Özgürlüklerine son derece düşkün olan bedevîler, kabile reisinin aldığı bir karara isyan edebilirdi. Araplarda aşırı derecede var olan bu ferdiyetçilik ruhu, çölde bir devlet kurmayı imkânsız hale getiriyordu.[52] Kabile reisi, hukukî, askerî ve toplumla ilgili konularda tek başına karar veremez ve kabile meclisi ile istişare ederdi.[53]

F. Câhiliye Dönemi Araplarında İktisadî Durum

Câhiliye dönemi Arapları –bedevî hayat tarzı sürenlerin dışında- zannedilenin aksine medeniyetten uzak değillerdi. Özellikle milâttan önce doğuda yaşayanlar, eski medeniyetin beşiği olarak kabul edilirlerdi. Bunlar ticaret yoluyla diğer dünya medeniyetleriyle tanışmışlar ve bir bağ kurmuşlardı. Yine kervan yolları, yarımadayı dört tarafından sarmış, güneyliler, ticaret sayesinde Hindistan, Mısır ve Rum devletleri arasında imtiyazlı hâle gelmişlerdi. Yine Arap ülkeleri, ticârî konumu itibariyle başka ülkelerin hedefi haline gelmişti. Örneğin güneyden Habeş ve Hintliler, kuzeyden Mısır, Rum, Ârâmî ve Farslılar ve doğuda hükümranlığını tamamlamış pek çok devlet, Arap yarımadasını egemenliği altına almaya çalışmıştı. O dönemde yarımada, kervan yolları sebebiyle doğu ile deniz arasındaki tek ulaşım yoluydu ve bu nedenle, medenî ülkelerle Arap ülkeleri arasında daima yakın bir temas vardı. [54]

Arap Yarımadasının büyük bir ticaret yolu üzerinde olması, Araplara büyük faydalar sağlamış ve onlara kazanç kapılarını açmıştı. Deniz yolunun güvenli olmayışı sebebiyle tüccarlar, başka memleketlerde üretilen maddeleri nakletmek için karayolunu seçmiş ve bu durum Arap Yarımadasının önemini arttırmıştı. Araplardan bazıları kervanların geçtiği yollar üzerinde yaşayarak kendi adlarına alış-veriş yaparken, bazıları da sürücü, koruyucu ve rehber olarak görev almışlardı.[55] Mekke şehri, Câhiliye döneminde önemli bir ticaret merkeziydi. Bunda o dönemlerde de önemini koruya Kâbe’nin rolü büyüktü. Mekkeli tüccarlar, komşu medeniyetlerle bağlantı içerisinde idiler. Mısır, Şam ve Fars ülkelerine gidip-geliyorlardı. Yılın belirli dönemlerinde kurulan pazarlar, ticaret hayatını canlandıran bir diğer etkendi. Yarımadanın doğu ve güneyinde ikamet edenler ise ziraatle uğraşıyorlardı.[56] Örneğin Yemen’de çiftçiliğe önem veriliyordu. Yemenliler, yalnız düz arazide değil, meyve ve bahçeciliğe elverişli meyilli yerlerde de çiftçilik yapıyorlardı. Tarım yapılması zor olan bu arazileri, tarıma elverişli hale getirmek, onlara ayrı bir medeniyet kazandırmıştı. Bu nedenle günümüze kadar kalıntıları ulaşabilen sedler inşâ etmişlerdi.[57]

Belirli aralıklarla kurulan panayırlar, Arapların kültürel hayatının yanı sıra ticarî hayatını da olumlu yönde etkilemiştir. Haram aylar diye kabul edilen senenin dört ayında (Zilkâde, Zilhicce, Muharrem, Receb) yapılan savaşlara ara verilip Yarımadanın çeşitli bölgelerinden gelen kafileler, belirli yerlerde toplanıp alış-verişler yapıyor ve mal mübadelesinde bulunuyordu. Bu panayırların en meşhurları ‘Ukâz panayırı idi ve her yıl Zilkâde ayında açılıyordu.[58]

Bu makaleyi okuyanlar için tavsiye yazı: “Nebevi Hicreti Yeniden Düşünmek”

Kaynakça


[1] Izutsu, Toshihiko, Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar (çev. Selâhattin Ayaz), 2. baskı, İstanbul 1991, s. 51-62; Izutsu, Toshihiko, Kur’ân’da Allah ve İnsan (çev. Süleyman Ateş), İstanbul t.s., s. 254-279; “Câhiliye” kelimesinin anlamı ve kökü hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Tülücü, Süleyman, “ ‘Câhiliye’ Kelimesinin Mânâ ve Menşe’i”, Atatürk Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi Dergisi, sy. 4 (1980) s. 279-285; Yalar, Mehmet, “Câhiliyenin Kavramsal ve Tarihsel Mahiyeti Işığında Şiirin Sosyal Arka Planı”, Nüsha Şarkiyat Araştırmaları Dergisi, yıl. 6, sy. 23, (Yaz 2006), s. 132-133; Yahyâ el-Cubûrî, eş-Şi‘ru’l-Câhilî, Hasâ’isuhû ve Funûnuhu, 5. baskı, Beyrut 1986, s. 25-30.

[2] İbn Manzûr, Cemâluddîn Muhammed. b. Mukerrem, Lisânu’l-‘Arab, Beyrut 1990, XI, 129; İbn Sîde, el-Muhkem ve’l-Muhîtu’l-A‘zam fi’l-Luğa (nşr. ‘Abdussettâr Ahmed Ferrâc), Beyrut 1968, IV, 119; el-Ezherî, Muhammed b. Ahmed, Tehzîbu’l-Luğa (nşr. Komisyon), Kahire, ts., VI, 56.

[3] İbn Fâris, Mu‘cemu Makâyîsı’l-Luğa (nşr. ‘Abdusselâm Muhammed Hârûn), Beyrut, ts., I, 489.

[4] İbn Dureyd, Cemheretu’l-Luğa, Beyrut, ts., I, 114; Komisyon, Dictionnaire Arabe-Français-Anglais, Paris 1967, I, 1845.

[5] Goldziher, Ignaz, Muslim Studies (çev. C. R. Barber, S. M. Stern), 2. baskı, New York 1977, I, 202; Goldziher, Ignace, Klasik Arap Literatürü (çev. Azmi Yüksel, Rahmi Er), Ankara 1993, s. 16; Şevkî Dayf, Târîhu’l-Edebi’l-‘Arabî I, el-‘Asru’l-Câhilî, 4. baskı, Kahire ts.,39.

[6] Çağatay, Neş’et, İslâmdan Önce Arap Tarihi ve Câhiliye Çağı, Ankara 1957, s. 87.
[7] Dîvânu ‘Antere, Beyrut, ts., s. 25.
[8] Beyitin çevirisi için bkz. Yedi Askı, Arap Edebiyatının Harikaları (çev. Nurettin Ceviz, Kenan Demirayak, Nevzat H. Yanık), Ankara 2004, s. 97.
[9] Dîvânu ‘Amr b. Kulsûm (nşr. İmîl Bedî‘ Ya‘kûb), Beyrut 1991, s. 78.
[10] Bu şiirde “zorbalık” şeklinde anlaşılan جهل fiili “yanlışlık” şeklinde de tercüme edilmiştir. Bkz. Yalar, Mehmet, “Câhiliyenin Kavramsal ve Tarihsel Mahiyeti Işığında Şiirin Sosyal Arka Planı”, Nüsha Şarkiyat Araştırmaları Dergisi, s. 133.
[11] Beyitin çevirisi için bkz. Yedi Askı, Arap Edebiyatının Harikaları, s. 85.
[12] Hitti, Philip K., Siyâsî ve Kültürel İslâm Tarihi (çev. Salih Tuğ), İstanbul 1995, I, 46; Hannâ el-Fâhûrî, el-Mûcez fi’l-Edebi’l-‘Arabî ve Târîhih, 2. baskı, Beyrut 1991, I, 131-132.
[13] Fayda, Mustafa, “Câhiliye”, DİA, İstanbul 1993, VII, 17.
[14] Hannâ el-Fâhûrî, el-Mûcez, I, 39-40.
[15] Fayda, Mustafa, , “Câhiliye”, DİA, VII, 18-19.
[16] Şevkî Dayf, el-‘Asru’l-Câhilî, s. 17; Brockelmann, C., İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi I (çev. Çağatay, Neş’et), 2. baskı, Ankara 1964, s. 1.
[17] Şevkî Dayf,  el-‘Asru’l-Câhilî, s. 17-18; Şevkî Dayf, Târîhu’l-Edebi’l-‘Arabî V, ‘Asru’d-Duvel ve’l-İmârât, y.y., ts., s. 11; Hannâ el-Fâhûrî, el-Mûcez, I, 33-34.
[18] el-Fâhûrî, el-Mûcez, I, 38.
[19] Göçebe ve yerleşik hayatı birbirinden ayıran net bir çizgi yoktu. Yarı göçebe merhaleler olduğu gibi şehir hayatına benzeyen durumlar da vardı. Bkz. Hitti, Siyâsî ve Kültürel İslâm Tarihi, I, 45.
[20] el-Fâhûrî, el-Mûcez, I, 41-42.
[21] Şevkî Dayf,  el-‘Asru’l-Câhilî, s. 26.
[22] Brockelmann, İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi, I, s. 3.
[23] Hitti, Siyâsî ve Kültürel İslâm Tarihi, I, 46; el-Fâhûrî, el-Mûcez, I, 38.
[24] Şevkî Dayf, ‘Asru’d-Duvel ve’l-İmârât, s. 34.
[25] Hitti, Siyâsî ve Kültürel İslâm Tarihi, I, 55.
[26] Komisyon, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1989, I, 106.
[27] Çağatay, İslâmdan Önce Arap Tarihi,  s. 116.
[28] Ahmed Emîn, Fecru’l-İslâm (çev. Ahmed Serdaroğlu), Ankara 1976, s. 36-39; Günaltay, Şemseddin, İslâm Öncesi Araplar ve Dinleri (çev. M. Mahfuz Söylemez, Mustafa Hizmetli), Ankara 1997, s. 10-14.
[29] Brockelmann, İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi, I, s. 4.
[30] Hitti, Siyâsî ve Kültürel İslâm Tarihi, I, 134-135.
[31] Şevkî Dayf,  el-‘Asru’l-Câhilî, s. 27.
[32]Komisyon, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, I, 108.
[33] Hitti, Siyâsî ve Kültürel İslâm Tarihi, I, 55-56.
[34] Hannâ el-Fâhûrî, el-Mûcez, I, 38.
[35] Çağatay, İslâmdan Önce Arap Tarihi, s. 116.
[36] Şevkî Dayf, ‘Asru’d-Duvel ve’l-İmârât, s. 34.
[37] Brockelmann, İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi I, s. 3.
[38] Çağatay, İslâmdan Önce Arap Tarihi, s. 117; Şevkî Dayf, el-‘Asru’l-Câhilî, s. 67.
[39] Çağatay, İslâmdan Önce Arap Tarihi, s. 119-120; Şevkî Dayf, el-‘Asru’l-Câhilî, s. 67.
[40] Çağatay, İslâmdan Önce Arap Tarihi, s. 120; Şevkî Dayf, el-‘Asru’l-Câhilî, s. 67.
[41] Günaltay, İslâm Öncesi Araplar ve Dinleri, s. 19; el-Fâhûrî, el-Mûcez, I, 45.
[42] Bir diğer kaynakta, Yemenlilerden, Yahudiliği yalnız bazı hükümdarların ve etrafındakilerin kabul ettiği ve Arap kabilelerinin bu dini uygun görmedikleri söylenir. Bkz. Günaltay, İslâm Öncesi Araplar ve Dinleri, s. 89.
[43] Ahmed Emîn, Fecru’l-İslâm, s. 55-57.
[44] Ahmed Emîn, Fecru’l-İslâm, s. 57-60.
[45] Günaltay, İslâm Öncesi Araplar ve Dinleri, s. 71.
[46] Brockelmann, İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi I, s. 4-5.
[47] el-Fâhûrî, el-Mûcez, I, 47-49.
[48] Günaltay, İslâm Öncesi Araplar ve Dinleri, s. 14-15.
[49] Hitti, Siyâsî ve Kültürel İslâm Tarihi, I, 19.
[50] Şevkî Dayf, el-‘Asru’l-Câhilî, s. 86.
[51] Çağatay, İslâmdan Önce Arap Tarihi, s. 116.
[52] Günaltay, İslâm Öncesi Araplar ve Dinleri, s. 12; Komisyon, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, I, 111-113.
[53] Hitti, Siyâsî ve Kültürel İslâm Tarihi, I, 52.
[54] el-Fâhûrî, el-Mûcez, I, 40-41.
[55] Ahmed Emîn, Fecru’l-İslâm, s. 40-41.
[56] Şevkî Dayf, el-‘Asru’l-Câhilî, s. 76-77, 81.
[57] Çağatay, İslâmdan Önce Arap Tarihi, s. 28-29.
[58] el-Fâhûrî, el-Mûcez, I, 59-60.

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

eMedrese bir İlmiye Vakfı projesidir.