e-Medrese

Şafii Mezhebi Kısa Literatürü ve Bazı Usul Anlayışları

09.09.2020

Mezhebin Kuruluş Safhası ve İlk Telif Hareketi

Mezhep adını kurucu imamı Muhammed bin İdris eş- Şafiî (ö.204/)’den almıştır. İmam Şafiî’nin ilim hayatı serüveninde en esaslı üç mekân söz konusudur: Mekke, Bağdat ve Mısır. Çocukluk evresini çölde, bâdiyede geçiren İmam, menakıp kitaplarından öğrendiğimize göre Arap dilinde derinleşmişti.[i] Gençlik yıllarını Mekke’de hadis Kur’an öğrenimiyle sürdürmüş, İmam Malik’in (ö.179/) şöhretini duymasıyla gittiği Medine’de kendisinden Muvatta’yı okumuştur. Ve İmam Malik’le tanışmasıyla artık fıkha ilgi duymaya başlamıştır. Sonraları Bağdat’a sürgün giden İmamın Irak/Kûfe fıkhıyla tanışıklığı başlar. O dönemin ve Irak fıkhının öncü imamı Muhammed bin eş- Şeybâni (ö.189/)’den ehli rey ekolüne vakıf olur. Mekke-Medine’deki hadis tahsiline Irak fıkıh bilgisini ekler. Sonrasında Mekke’ye döner ve ilmi hayatının en verimli dönemlerini yaşar. Irak fıkhıyla, hadis müktesebatını karşılaştırır ve fıkhî konular üzerinde karar kılar. Şafiî’nin, eserlerinden bazısını bu dönemde yazdığı aktarılır. 195 yılında ikinci kez Bağdat’a giden imam üç yılını orada, ardından bereketli ömrünün son beş yılını (199-204) da Mısır’da geçirir ve orada vefat eder. Bağdat, Mekke ve Mısır’da yaşadığı dönemlerde kendisinden birçok talebe istifade etmiştir. Mekke’de Ebû Bekir Humeydî (ö.219/834), Bağdat’ta Ebû Hasan Sabbah Za’ferânî (ö.260/873), Mısır’da Harmele (ö.266/879), Büveytî (ö.231/845), Müzenî (Ö.264/877) ve Rebi’ bin Süleyman el- Murâdî (Ö.270/884) Şafiî’den sonra kitaplarını ve ilmini neşreden talebelerinin en önde gelen simalarıdır. Mısır’a gelene kadar verdiği fetvalar mezhebi kadim, Mısır’da verdiği fetvalar ise mezhebi cedit olarak isimlendirilmiştir. Çünkü Şafiî Mısır’da önceden verdiği birçok görüşünden dönmüştür. Bu fıkhi rucûlarında Mısır’ın medeni, kültürel örf ve adetlerinin bir derece etkin olduğunu söylesek de bir ilim adamının rucûlarında kanaatimizce esas olan şey kazandığı güncel ilmi birikimi, tefekkür ve içtihadındaki gelişimidir. Bu yüzden Şafiî, fıkhî kemaline Mısır’da erişmiştir. Yanı sıra yazdıklarıyla mezhepte ilk telif hareketini başlatmıştır. Ardındaki fıkıh malzemesini talebeleri kaleme almıştır. Mesela Müzeni (ö.264/878) mezhebin ilk muhtasar yazarıdır. İbn Süreyc ise mezhebin en müessir simalarındandır.

 İbn Süreyc ve Şafiî Mezhebine Katkısı

İmam Şafîî’nin talebelerinden ve sonraki neslin fıkıhçılarından 249/863’de Bağdat’ta doğan İbn Süreyc yazdıklarıyla Şafiî mezhebine dair adeta bir külliyat bırakmıştır. Bu külliyatla 200-250 yılları arasında telif edilen muhtasarlardan sonra mezhebin telifte söz konusu edilen inkıtasını –Nail Okuyucu’nun ifadesiyle ikinci telif hareketini başlatarak- sonlandırmıştır. Müzenî’nin (ö.264/878), Muhtasarında İmam Şafiî’ye yönelttiği eleştirilere kendisi de bu Muhtasar’a bir şerh yaparak cevap vermiştir.[ii] Şafiî mezhebinin üçüncü neslinden sayılan İbn Süreyc fıkıhta muhtasar yazmış[iii], rey ekolü temsilcilerinden Muhammed eş-Şeybani[iv] ve İsa bin Eban’a[v] reddiyelerde bulunmuş, zahirilere de kıyas konusunda eleştirel metinler yazmıştır[vi]. İbn Süreyc, Şafiî fıkhi mesâilini yeniden ifadelendirerek fıkıh edebiyatında tesirini kalıcı kılmıştır. Henüz sistemleşmemiş olan mezhep İbn Süreyc’in katkılarıyla oluşumunda büyük mesafe kat etmiştir. Belki de bu sebeplerden mezhepte Şafiî’nin talebesi olan Müzenî’den dahî üstün tutulmuştur.[vii]

Şafiî’nin Usul Anlayışı ve er- Risâle Adlı Usul Eseri

er-Risâle usul alanında yazılmış ilk eser, eserin müellifi de usulde ilk müdevvin olarak kabul edilir. Şafiî, usulde ayrıca İbtâlü’l istihsan ve Cimâü’l ilim eserlerini yazmıştır.  Bu eserlerinden anlıyoruz ki furû’ meseleleri tetebbu ettiği gibi muasırlardan ayrıcalıklı bir şekilde usul alanında da bir hayli incelemelerde bulunmuştur. er-Risâle’si Türkçeye de kazandırılmıştır. Mütercimlerin izahatlarında verdikleri beyana göre eserin en eski yazma nüshası Rebi’ bin Süleyman’ın (ö.270/884) el yazısı olan nüshadır. Müellif bu nüshayı bizzat talebesi Rebi’e imla etmiştir. Soru cevaplı bir uslupla kaleme alınan eserde müellif ağırlıkla sünneti konu edinmiş, haberin değeri üzerine sorulan sorulara cevap verilmiştir.

Şafiî dini hükümlerin kaynaklarıyla ilgili beşli bir taksim yapar. İlk sırada Kitap ve mütevatir olan sünneti bir alt mertebede icmayı ardından sahabe kavlini sonra ihtilaf ettilerse onların kavillerinden çıkmamayı son olarak da kıyası serdeder.[viii] İmamın hüküm kaynaklarını bu beş delilin oluşturduğunu söyleyebiliriz. Burada dikkatleri çeken husus sünnetin Kur’an ile aynı mertebeyi paylaşmasıdır. Fakat Şafiî buradaki sünneti “sünneti sâbite” olarak isimlendirir. Ebû Zehrâ ise, “haber-i vahid olan sünnetin bu mertebede görülmesi doğru değildir” der.[ix]

İmam Şafiî’nin Sünnet Anlayışı ve Şafiîlerde Haber-i Vahid

İmam Şafiî er-Risâle’sinin yarısından fazlasında sünnete yer vermiştir. Döneminde çok yoğun bir şekilde sünnet-rey tartışmaları yaşanmıştır. Zaten er-Risâle de kendisine Abdurrahman el- Mehdi’nin (ö.198/813-14) sünnet ile ilgili sorduğu sorulara cevaben Bağdat’ta yazılmış ve Mısır’da üzerinde değişiklikler yapılarak güncellenmiştir. İçeriği haber-i vahid ağırlıklıdır. Haberi vahidin meşruiyeti, Kur’an karşısındaki konumu ve deliller hiyerarşisinde kıyasın mı haber-i vahidin mi önceliği gibi meseleler teferruatıyla soru cevap tarzında incelenmiştir.[x]

Haber-i vahidin ifade ettiği bilgi değeri hususunda Hanefî, Şafiî, Malikî mezhepleriyle Mû’tezile ve Hâriciler ilim ifade etmediğini, Zâhirîler ile bir kısım hadisçiler ise bazı haber-i vahidlerin ilim ifade ettiğini söylemişlerdir.[xi] Lâkin dünyevi işler, fetva ve şehâdet konularında haber-i vahidle amel etmenin câiz olduğunda ittifak vardır. Şafiîler, Sened ve metinden müteşekkil haberlerde inkitâ-i zâhir bulunmadıkça haberlerin reddedilemeyeceği, inkitâ-i zâhir bulunduğunda da kabul edilmesinin mümkün olmadığını söylerler. Hanefîler ise kendisinde inkitâ-i zâhirin bulunduğu Mürsel hadislerin bazısını kabul etmekle aslında sened kopukluğunun her zaman haber/hadisin sıhhatine engel teşkil etmeyeceği görüşünü savunmuşlardır. Ziyâde ale’n nas meselesi de Şafiîlerle Hanefîlerin ihtilaf ettiği hususlarındandır. Hanefiler haber-i vahidle menkul bir hadisin Kur’an nassı üzerine ziyadesinin bir nesh olacağını ve neshinde iki eşit delil arasında cereyan edebileceğini ifade ederler. Hâlbuki haberi vahidin zanni bilgi ifade etmesi hasebiyle Kur’ân nassının bildirdiği katiyete karşılık olamayacağını bu sebeple haber-i vahid ile ziyâde ale’n nas’sın caiz olmayacağı kanaatindedirler.[xii] Buna karşılık Şafiîler haber-i vahidle ziyâde ale’n nassın caiz olduğunu ve bunun da nesh olmayacağı görüşündedirler.[xiii]

İmam Şafiî’de İstihsan’ın İbtali ve Mesâlih-i Mürsele

İstihsan fıkıh terminolojisinde ilk defa Ebû Hanîfe ile yerini almıştır. Kaynakların verdiği bilgiye göre ilk defa yapılan ve Ebû’l Hasen el-Kerhi’ye (ö.340/951) ait olan tarif şudur: bir meselede daha kuvvetli bir sebebi göz önüne alarak benzeri meselelerde kabul edilen hükmü vermekten vazgeçmektir.[xiv] İstihsan konusunda Hanefî, Malikî, Hanbelî ve Zeydîlerin genel tavrı olumlu, Şafiî, Zahirî ve Ca’ferî’lerin yaklaşımları ise olumsuzdur.[xv] İstihsan konusuna İmam Şafiî’nin itirazları malumdur. Belki de ilk defa istihsan’a karşı duran da Şafiî’dir. Yanı sıra Malikilerin Mesâlih-i mürsele delilini de eleştirdiği de bilinir. İstihsan konusunda Şafiî’nin Hanefilere yönelttiği eleştirilerin özetinin[xvi] özetini sunmak amacıyla şu maddeleri gündeme getirebiliriz:

Allah Teâlâ Müslümanları ihtiyacı olan şeyleri ya nas ya da işaret yoluyla beyan buyurmuştur. Dolayısıyla nas haricinde içtihada gitmek doğru değildir.

Bazı ayetler açıkça belirtir ki mümine düşen görev naslarda mevcut hükümlerdir. Bunların haricindeki hükümlerle yükümlülük hâsıl olamaz.

Kur’an’da hükmü bulunmayan meselelerde Hz. Peygamber s.a.v istihsanla hüküm vermezdi.

Efendimiz s.a.v sahabeden istihsanı kullanarak hüküm verenlerin hükümlerine rıza göstermezdi.

İstihsanın kayıt altına alınmış munzabıt bir kaidesi yoktur. Dolayısıyla keyfilik içerir.

İstihsanın medarı akıldır. Dolayısıyla kitap-sünneti bilmeyen biri de istihsan yapabilir.

Bu eleştirilere verilen cevaplar ve cevapların cevaplarından müteşekkil literatüre girmek niyetinde değiliz.[xvii] Fakat şu kadarını belirtelim ki istihsan’a gidilmesi zaruretle kayıtlıdır. Medarının akıl olması içtihada ehil olmayanın yapabilmesi anlamını taşımaz. Kendisine vahiy inen biri olarak Efendimiz a.s’ın istihsan yapması beklenemez. Üstelik kıyası kabul eden birinin istihsan’ı kabul etmesi gerekir. Zira istihsan’ın bir çeşidi de hafi kıyastır. Bunlarla birlikte istihsan’ın nassa, icmâya, örfe, kıyasa, maslahata ve nihayet zarurete dayandığı şeri mesnetleri de vardır. Şafiî’nin istihsan’ı kabul edenlere eleştiriler yöneltmesine rağmen kendisinin de istihsan’ı kullandığı görülmüştür. Bazı örnekleri şunlardır:

İmam Şafiî şuf’a konusunda istihsan’da bulunmuş ve üç gün ertelenmesini istemiştir. Kendisi de “bu benim istihsan’a dayanarak verdiğim hükümdür. Asıl değildir” demiştir.

Mushaf üzerine el basarak yemin edilmesi konusunda da, yalandan uzaklaşılacağı ve insanların korkarak çekineceği düşüncesiyle istihsânen kabul etmiş ve şöyle demiştir: “Bazı hâkimlerin mushafa el basarak yemin ettirdiklerini gördüm ki, bu bana göre güzel bir şeydir.”

Ezan okurken müezzinlerin seslerini daha uzağa duyurabilmek için parmaklarını kulaklarına tıkamasının caiz olduğuna da -Bilal-i Habeşî’nin de böyle yapması sebebiyle- istihsânen hükmetmiştir[xviii]

İstihsan’ı kullananların savunuları sayesinde, istihsanı kabul etmeyenler ile aralarındaki niza neredeyse kalkma derecesine erişmiştir. Nitekim müteahhir Şafiîlerden bazısı da İmam Şafiî’nin kastettiği istihsan’ın, “şeri bir mesnede dayanmaksızın keyif ve arzuya göre hüküm verme” manasına geldiğini, (Hanefi imamlarının ise bundan berî olduğunu kabul eder ve A.K) istihsan’ı kullananlarla ihtilaflarının adlandırmadan ibaret olduğunu söylerler.[xix]

Maslahat konusuna dair ise İsnevi, İbn Hacib’ten ve Cüveyni’den naklen Şafiî’nin mesalih-i mürseleyi kullandığını söyler.[xx] Ayrıca Şafiî’nin er-Risâle’sinde kıyasın ikinci türü olarak kaydettiği şeyin de maslahat olarak anlaşıldığı belirtilmiştir.[xxi]

Kaynakça

[i] Ebu Zehrâ, İmam Şafiî, 23.
[ii] Şerhü Muhtasari’l Müzenî.
[iii] el- Muhtasar fi’l Fıkh.
[iv] er-Red alâ Muhammed bin el-Hasen.
[v] er-Red alâ İsâ bin Ebân.
[vi] er-Red alâ Dâvud fi İnkârihi’l Kıyas.
[vii] İbn Süreyc’in eserleri ve mezhepteki tesirini daha geniş incelemek için bakınız bu bölümün kendisinden özetlendiği, Şafiî Mezhebinin Teşekkül Süreci, Nail Okuyucu, 407-507.
[viii] Ebu Zehrâ, 183.
[ix] Ebu Zehrâ, İmam Şafiî, 183.
[x] Murteza Bedir, er-Risâle, Dia.
[xi] H. Yunus Apaydın, Haberi Vahid, DİA.
[xii] Murat Şimşek, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi Sayı 13,  Hanefi Fakihlerin Haber Anlayışlarının Bir Göstergesi 0larak Nass Üzerine Ziyade Meselesi, 104.
[xiii] H. Yunus Apaydın, Haberi Vahid, DİA.
[xiv] Ali Bardakoğlu, İstihsan, DİA.
[xv] Ali Bardakoğlu, İstihsan, DİA.
[xvi] Ebu Zehra 5 maddede Şafiî’nin görüşlerini özetlemiştir. Bknz. Age, 286.
[xvii] Dileyen bu tartışmanın özetini, İbrahim Çalışkan’ın İstihsan adlı makalesinde bulabilir.
[xviii] İslâmi ilimlerde metodoloji/usul meselesi, İbrahim Çalışkan, İstihsan, II./154.
[xix] Ali Bardakoğlu, İstihsan, DİA.
[xx] Ebû Zehra, 295. Tahrir Hamişi, 2/113.
[xxi] er-Risâle, 258. Ebu Zehra, aynı yer.

Latest posts by emedrese (see all)

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

eMedrese bir İlmiye Vakfı projesidir.