Beş Soruda Evlilik ve Aile
1. En temelde insan üzerinden, daha hususî şekilde erkek ve kadının yaratılışı üzerinden evlilik ve aile meselesine yaklaşalım istiyorum. Vahyi, fıtratı ve çocukluktan başlayarak karakterin oluşması bağlamında ailenin katkısını nasıl ele alıyorsunuz?
İnsanın erkek ve kadının mahiyetiyle ilişkisi açısından manidar bir giriş sorusu, evet. Malum, insan erkek ve kadın olmak üzere iki farklı nevisi olan varlığın adı. Nisa suresinde bu hakikat şu şekilde ifade edilmiştir: “Ey insanlar! Sizi tek bir kişiden yaratan, ondan da eşini var eden ve ikisinden birçok erkek ve kadınlar meydana getiren Rabbinizden sakının.” (Nisa, 1) Nas bize erkek ve kadının insan olmanın sadece bir kısmını ifade ettiğini imliyor. Hakikî manada insan olmak, ancak Allah’ın tezevvüç kanunu gerçekleştirmesiyle mümkündür.
Buradan hareketle diyebiliriz ki evlilik, Allah’ın fıtrî ayetlerindendir. Evlenmemiş insan, insanın karşı cinse ait insanî özelliklerinden mahrum demektir. Bu açıdan aile bir insan olma kurumudur ve bütün zamanların en değerli teşekkülüdür. İnsandaki hücre, kâinattaki atomlar ve okyanustaki damlalar neyse, toplumdaki aile odur. İdeal bir toplum ancak ideal aileyle oluşur. Bir toplumun dirilişi de çözülüşü de ailede başlar. İnsanı aile yetiştirir. Hz. Peygamberimiz “her çocuk İslam fıtratı üzere doğar. Anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar” (Buhari, Müslim) diyerek ailenin çocuğun ebedi geleceğini oluşturmadaki rolüne işaret etmiştir. Bir toplumda aile neyse, toplum odur.
Fiziksel yasaların öğrenimini biliriz. Çocuk bir şeyin bütününün parçasından büyük olması, bir şeyin uzun veya kısa, yüksek veya alçak oluşu gibi en temel fizik yasalarını çok küçük yaşta deneyim yoluyla öğrendiği gibi, ahlak kanunlarını da aynı dönemde öğrenir. Cibilliyeti bu yaşlarda oluşur. Aslında aile çocuğun rûhen ve bedenen hem var olduğu hem de en temel karakter yapısının şekillendiği yerdir. İskelet ve kas sistemi oluşurken bir taraftan ruhunun heykeli dikilir. Basit benzetmeyle, çocuk su, aile kaptır. Su İçinde olduğu kaba göre şekillenir. İmam Gazali “eğri ağacın doğru gölgesi olmaz” der. İnsanlar kötü doğmaz, kötülüğü öğrenirler. Fakat bu öğrenme bir bilgi aktarım yoluyla olmadığı ve karakterin şekillendiği bir dönemde gerçekleştiği için değişmesi zordur. Bundan dolayı aileden aldığı şeye ‘öğrenmek’ değil de ‘edinmek’ demek daha doğru olur. Kötü aileden iyi insan çıkmaz. İyi insan iyi ailede yetişir. İyi okul, iyi akıl yaratır.
Peki, bugün ihtiyacımız olan nedir? Bugünkü ihtiyacımız, akıllı insan değil, iyi insandır. Kişi cimriliği, cömertliği, kibri, tevazuu, nefreti ve şefkati.., kısacası insanı yücelten veya alçaltan bütün vasıfları küçük yaşta edinir. Anadolu’da “yedisinde neyse yetmişinde odur” diye çok anlamlı bir söz var. Buradaki yedi rakamı öylesine söylenmiş değil. Modern pedagoji kişinin şahsiyetinin yüzde sekseninin yedi yaşında tamamlanmış olduğunu vurguluyor.
2. Söylediklerinizi duygu, düşünce ve davranış üçlüsüne uyarlamayı deneyelim. Kısaca örneklik diyeceğimiz bu noktada aile büyükleri nasıl bir işlev üstleniyor acaba?
Önemli bir husus tabi üç kavramın münasebeti. Baştan şunu teslim edelim: Bir insanı etkilemede davranışın gücü sözünkinden belki bin misli yüksektir. İnsana hadiselerin öğrettiğini hiçbir şey o kadar hızlı ve etkili öğretemez. Burada sizin de ifade ettiğiniz duygu, düşünce ve davranış devreye giriyor. Duygu insanın iradeye en yakın ve ona en etkili olan tarafıdır. Duygu düşünceyi belirler. Düşünce de davranışları kontrol eder. Duygu insanın öz benliğidir. Şahsiyeti oluşturan uzuvların ana gövdesidir. Duyguların dili, en hızlı ve tesiri en kalıcı olandır. Duygular kelimeye dökülmez. Duygu davranışla tezahür eder ve başka yolla asla ifade bulmaz. Duygunun anlattığını yine duyguyla dinler, yani hissedersiniz. Bundan dolayı birlikte zaman geçirmeden bir insana tesir edemezsiniz. Tesir, daha Türkçe ifadeyle, eser bırakma, insanda önceden var olan bir şeyi silme ve dönüştürme veya olmayan yeni bir şey meydana getirme demektir. Duyguda dürüst davranmayan, dürüstlüğün edebiyatını yapsa hiçbir şey ifade etmez. Lafügüzaftan öteye geçmez söyledikleri. Duygusal dürüstlük sözel olandan bin misli daha etkilidir. Dolayısıyla iyiliğin ve güzelliğin anlatılarak öğretildiği eğitim kurumları, ailenin verdiğinin onda birini bile veremez.
Kur’an’ın bu açıdan eşleri birbirleri için elbiseye benzetmesi câlib-i dikkattir: “Onlar (hanımlar) sizin için birer elbise, siz de (ey kocalar!) onlar için birer elbisesiniz.” (Bakara, 187) Elbise insanı hem sıcak ve soğuk gibi doğal etkenlerden hem de utanma gibi duygusal olumsuzluklardan korur. Yani hem üşümene hem utanmana mani olur. Eş de böyledir. Bugün maalesef dışardaki hayat Müslümanca değil. Her yer şehvet pazarı. Evlilik insanı dışardaki havadan korur. Soğuk havayı değiştirme şansınız yoktur, lakin dışardaki havaya göre elbise giyerseniz, havanın olumsuzluğundan korunmuş olursunuz. Günümüzde dışardaki şehvet fırtınasına mani olmanın en iyi yolu, aile elbisesini giymektir. Yeri gelmişken yaygın bir yanlışa değinelim. Genelde aile insanın küçük dünyası olarak kabul edilir. Hâlbuki aile bizim büyük dünyamızdır. Çünkü hayat bulduğumuz yerdir. Bizi şekillendiren ve etki alanımızı orası oluşturur.
Çağdaş insan üzücü ki en büyük hatayı aşk evliliği yapma gibi boş bir ütopya arayışında yapıyor. Aşk, evliliğin hedefi olmalı, illeti değil. Aşkla başlayan evlilikler çoğunlukla hüsranla sonuçlanır, fakat aşkla sonuçlanan ilişkiler bâkidir. Buradan anlıyoruz ki evlilik öncesi aşk gerçek değildir. Zihinde oluşmuş fantezidir. Arzu dürtüsüyle mükemmellik arayışı bir insanda tecessüm eder. Kişi aslında kafasında kurduğu fanteziye âşıktır. Evliliğin getirdiği sorumluluklar, tahammül ve kendi özgürlüğünden feragat etme gündeme geldiğinde, gerçek ortaya çıkar. Bu şekilde aşk biter, evlilik kalır. Tabi nihayet evlilik de son bulur. Yok, eğer bir ilişki sorumluluk şuuruyla gelişir, tahammülle, sabırla sınanır ve bu sınav atlatılırsa, aşka dönüşür. İşte bu, gerçek aşktır. Boşuna dememişler; “birden çok dili ana dili gibi konuşan birinin ana dilini öğrenmenin yolu, ayağına basmaktır.” Çünkü o acıyla diğer dilleri unutur, kendi öz dilinde “of anam” der. Evlenmeden önce seven tarafların birbirlerine bir zahmetleri olmadığı için katlanma ihtiyacı da olamaz. Bu durumda birbirleriyle olan muhabbetleri test edilmediği için gerçek değil, sentetiktir, simülatiftir yaşanan. Varsayımdan ve güzel bir temenniden öteye geçmez.
3. Üstadım, çağdaş dünyaya tekrar geleceğiz. Buradan asr-ı saadete ve vahyin dönüştürme gücüne geçelim. Kur’an’ın indiği dönemde ailenin durumuna bakacak olursak, vahiy nasıl bir evlilik ve aile reformu getirdi?
Sizin de söylediğiniz gibi cahiliye dönemi aile hayatını Kur’an’ın reformları üzerinden anlamamız mümkün. Hatta cahiliye insanının vahiyden önceki toplum yapısını, özelliklede aile hayatını en sahih biçimde yine bize Kur’an bildirir. Önce şunu ifade etmek gerek: İslam’ın bütün emir ve yasakları beş temel esasa dayanır. Bunlardan bir tanesi neslin korunmasıdır ki aslında ailenin muhafazası demektir. Dolayısıyla Kur’an’ın inişi, hatta bütün dinlerin varlık sebeplerinden biri, aileyi korumaktır.
İslam öncesi Mekke’deki aile yapısına gelecek olursak, iki ‘ev’li bir aile şekli cariydi. Erkek mekân evlilikler olduğu gibi, kadın mekân evlilik de vardı. Bu durumda nikâh kıyılıp ilan edildikten sonra kadın kendi evinde ya da baba evinde kalır ve kocası ona gelirdi. Genelde kadın mekân evliliklerde birden fazla eş sahibi erkeklerin bu şekilde evliliklerine rastlanmak mümkündür. Aynı zamanda fuhuş bu tarzda var oluyordu. Ayrıca babasoy bir aile yapısına sahip olmakla birlikte anasoy sistem de mevcuttu. Anasoy aile yapısına sahip kabilelerde doğan çocuk annesinin ailesine nispet edilir ve anne sülalesine aittir. Dolayısıyla çocuğun babasının kim olduğunun bir önemi olmuyordu. Kur’an bu noktada “kendisi için doğrulan” (Bakara, 233) diyerek doğan çocuğu babaya nispet etmiş ve hem çocuğun hem de annenin geçimini babaya yüklemiştir. Hz. Aişe’den gelen bir rivayette, cahiliye kadını birçok adamla yatar, en son çocuk doğduğunda, birlikte olduğu adamları karşısına alarak onlardan birini çocuğun babası olarak tercih ederdi. Kur’an bu çirkin uygulamayı iddet uygulamasını getirerek tamamen ortadan kaldırdı. Buna göre bir kadın bir adamdan boşandıktan sonra iddet beklemeden başka biriyle nikâhlanamaz.
Yine yaygın olarak cahiliyede kadın ailenin bir parçası değil, malı olarak kabul ediliyordu. Kocası vefat ettiğinde ölen kişinin çocukları veya kardeşleri arasından ilk önce kim gelir, cübbesini kadının üstüne atarsa veya evin çatısına kim erken çıkarsa, kadın onun hakkı olarak görülürdü. Kur’an bunu da kesin bir dille yasaklamış ve telin etmiştir: “Babalarınızın evlenmiş olduğu kadınlarla evlenmeyin. Bu ne çirkin, ne iğrenç bir yoldur!” (Nisa, 22) Cahiliye toplumundaki bir diğer adet, çift taraflı sınırsız evlilikti. Bir kadın sınırsız sayıda erkekle, bir erkek de sınırsız sayıda kadınla aynı anda nikâhlı kalabiliyordu. Aile mefhumunu kökten yok eden bir uygulamaydı bu. Kur’an bir kadının aynı anda sadece bir adamla nikâhlı kalabileceğine, bir adamın ise aynı anda ancak dört kadınla evli kalabileceğine hükmetti. Böylelikle kadının evleneceği erkeği bire indirerek fuhşun önüne geçmiş, erkeğinkini de ancak aile olma vasfını kaybetmeyecek makul seviyeye düşürmüştür.
Diğer yandan Kur’an cahiliyede cariyeleri zorla fuhuş yaptırarak onlar üzerinden para kazanmayı da yasaklar. Üstelik ilgili ayeti kerime (Nur, 33) nikâh yapacak malî imkâna sahip olmayan kişilerin iffetli olmalarını ve Allah’ın onlara bir genişlik tanıyana kadar sabretmelerini emrederek söze başlar. Buradan anlıyoruz ki cariyelerin fuhşa zorlanması ve toplum içinde zinanın yaygın ve normal hale gelmesi aile müessesesini tehdit ediyor. Görüldüğü üzere, Kur’an evlenme imkânına sahip olmayan kişilerin evlilik dışı, aileyi ortadan kaldıracak alternatif ilişkilere müracaat etmelerinin iki taraflı önüne geçmiş oluyor.
Aslında bütün bu ayeti kerimeleri ve indiği sosyal çevreyi göz önünde bulundurduğumuzda, Kur’an’ın neredeyse yok olmuş aile müessesesini diriltmeyi ve korumayı hedeflediğini gözlemliyoruz. Bunu yaparken dengeyi hiçbir zaman göz ardı etmemiş, bir taraftan aileyi korurken, diğer yandan kadının hakkını muhafaza etmiştir. Kısacası, vahyin aile hukukunda kadının bireyselliğini dikkate alan ve bunun önündeki engelleri kaldırmayı amaçlayan bir sistem öngördüğünü ve bu öngörü doğrultusunda hükümler koyduğunu gözlemlemek mümkündür. Mehir olmaksızın karşılıklı kızlarını veya kız kardeşlerini takas yapma işlemini (şiğar) yasaklaması bu kabildendir. Gerçekten de vahiy kadın erkek ilişkisinde evlilik sorumluluğunun cari olmadığı her türlü belirsizliği ve bilinmezliği ortadan kaldırmış ve hem kadının hem erkeğin birbirlerine karşı haklarını garanti altına alarak aileyi muhafaza etmiştir.
Bir erkeğin kadını üç kez boşadıktan sonra ancak başka bir adamla evlenip boşanması halinde ona dönmesinin helal olması, aynı anda iki kız kardeşi nikâhlamanın yasaklanması, babaların boşadıkları eşlerle nikâhlanmanın ebedî haram kılınması gibi Kur’an’ın getirdiği bütün ailevî reform ve hukuksal düzenlemelerin temelinde, aileyi yaşatmak ve aile hayatının dinamik olduğu bir toplumsal düzen kurma maksadı olduğu söylenebilir. Çünkü ideal düzen ancak çekirdek ailenin ikamesiyle oluşturulabilir. Aile toplumsal yapının hücresi mesabesindedir. Hücrenin ölümü kısa sürede uzvun ve en sonunda bütün bedenin ölümü anlamına gelecektir. Şunu da hemen ifade edelim: Vahiy aileyi ikame ederken ferdin özgür iradesini ve bağımsız kişiliğini garanti altına almayı ihmal etmez. Kişinin üzerinde, onun iradesini yok sayan kabile oligarşisini yıkmıştır. Bunun yerine bireysel özgürlüğü muhafaza eden dinamik, çekirdek aile yapısını yerleştirmiştir.
4. Bahsettiğiniz çarpık cahilî evlilik ve aile anlayışını ilk ağızdan bize aktaran sahabe tanıklar var mı acaba? Az önce Hz. Aişe’den kısa bir rivayet zikrettiğiniz için soruyorum. Bunu açalım dilerseniz.
Evet, aslında az önce söylediğimiz Hz. Aişe’nin o döneme tanıklığı önemlidir. Bu, cahiliyedeki aile hayatının içler acısı durumunu ve İslam’ın yaptığı reformun ne denli köklü bir dönüşüm olduğunu anlatmak için yeterlidir. Rivayetin uzun varyantında Urve anlatıyor: “Aişe bana dedi ki cahiliye toplumunda dört çeşit nikâh yapılırdı: İlki, bugünkü insanların yaptığı yaygın nikâh. Bir adam bir adama velisi bulunduğu kızı veya kızını nişanlar. Adam mehrini verir, sonra kızı nikâhlar. İkincisi, bir adam karısına hayızdan temizlenince der ki “falancaya git ve ondan hamilelik talep et.” Kocası, karısının o adamdan hamile kaldığı ortaya çıkıncaya kadar karısından uzak durur ve ona yaklaşmazdı. Eğer hamile olduğu ortaya çıkarsa, kocası karısına isterse temasta bulunurdu. Bunu ancak çocuğunun soylu olması için yaparlardı. Bu tür nikâha nikâhu’l-istibza denirdi.
Üçüncü tip evlilikte, sayıları birle on arası değişen bir grup toplanır, kadının yanına girerler ve hepsi ona temasta bulunurdu. Kadın hamile kalıp doğum yaptığında, birkaç gün sonra onlara haber gönderir ve kendilerini çağırırdı. Hiçbiri davete icabetten kaçınamadan kadının yanına gelirlerdi. Kadın onlara “yaptığınız şeyi anlamışsınızdır. Bir çocuk doğurdum. Ey falanca! Çocuk senindir.” derdi. Böylelikle istediği kimseye çocuğunu nispet ederdi. O adam da buna itiraz edemezdi. Dördüncü şıkta ise, yine birkaç erkek toplanıp bir kadının yanına girer, kadın gelenlerden hiçbirine itiraz edemezdi. Bu kadınlar fahişe idi. Kapılarının üzerine bayraklar dikerlerdi. Bu kadınlarla temas arzu eden herkes bunların yanına girebilirdi. Bunlardan biri hamile kaldığında, çocuğunu doğurduğu zaman, o adamlar kadının yanında toplanır ve kâifler çağırırlardı. Kâifler bu çocuğun onlardan hangisine ait olduğunu söylerse, nesebini ona dâhil ederlerdi. Çocuk da ona nispet edilir, onun çocuğu diye çağrılırdı. O kimse bunu reddedemezdi. Ne zaman ki Peygamber hak ile gönderildi, insanların bugünkü nikâhı (birinci çeşit) hariç bütün cahiliye nikâhlarını yasakladı.” (Buhari, Nikâh, 5127)
5. Cahilî ailede vahyin sağladığı dönüşümden tekrar modern çağa gelip söyleşiyi noktalayalım. Teknolojik ilerleme ve modern şehir yaşantısı sizce ailede nasıl bir yozlaşmaya yol açtı? Bu arada modernleşmenin fiilî olarak Türkiye’ye girişinin de nasıl bir etki yaptığını da merak ediyorum.
Modernizm olgusu bir fiil doksanlı yıllarda Türkiye’ye girdi denebilir. Doksanlı yılların başı bir kırılma dönemidir. İdealizmin hedonizme döndüğü yıllar… Enteresandır, doksanlarda pop müziği yaygınlaştı. Doksan öncesi hüzünlü arabesk şarkıların yerini, bu evrede sözlerinde mana derinliği olmayan, insana şehveti ihsas eden, ayartıcı dürtülerini tetikleyen, haz odaklı pop şarkıları aldı. Pop starların ve doğrudan yabancı orijinallerinden uyarlama hit parçaların ortaya çıkışı da aynı döneme denk gelir. Haliyle modernleşme ve onun piyasadaki adı olan kapitalist şehir düzeni aileyi alt üst etti.
Özenilen prototipin hali ortada. Bugün Avrupa’da evlilik dışı ilişkiden doğan çocukların oranı yüzde otuzları buluyor. Modern kurumlar ailenin bütün fonksiyonlarını üstlenerek aileyi yok etti ve böylece atomize olan toplumlar daha savunmasız bir hal aldı. Günümüzde aile yapısını bozan en önemli etkenlerden biri, plansız kentleşme ve insan psikolojisini alt üst eden şehir planlamasıdır. Bu özeleştiriyi İslamcı iktidarın tarafları olarak yapmak durumundayız. Ayrıca şehirde her aileden bir kişinin çalışmasının evin geçimi için yetersiz oluşu, karı kocayı birlikte çalışmaya zorlamış ve aile sadece belirli gün ve saatlerde bir araya gelinen uğrak yerine dönüşmüştür. Şehir hayatı şairin tabiriyle, istisnasız her şeyin mal, herkesin müşteri olduğu bir topluma inkılap etmiştir.
Bir sonraki adımı tahmin ediyorsunuz: Boşanma oranlarında daha önceleri rastlanmayan artış… Bu artışa insanların atomize bireyler olmaya başlamaları ve modern hayat tasavvurunun sonucu olarak tahammül, sabır ve tevekkül gibi geleneksel kavramların gündelik hayatta hiçbir karşılığının kalmamasını eklediğimizde tablo daha vahimleşiyor. Çağdaş düzende insanlar tükettikleri markalar üzerinden tanımlıyorlar kendilerini. Artık insan kıymetini kullandığı eşyadan, müşterisi olduğu markalardan alıyor. Kelimenin tam manasıyla, metanın kutsandığı, tüketimin ibadetleştiği bir çağdayız.
Ailedeki dejenerasyonu konuşurken adil olacaksak, kadının değişen rolünü de gündeme getirmeliyiz. Sanayi döneminden teknolojiye geçiş, kaçınılmaz şekilde kadının rolünü ve kimliğini değiştirdi. Biliyorsunuz, teknoloji devri, üretim için insan gücünün gerekmediği, makine ağırlıklı bir sistem. Bu şekilde erkeğe nispeten zayıf beden gücüne ve yaratılışa sahip olan kadının iş hayatına katılımı daha kolay oldu. Farklı fraksiyonlarıyla feminist hareketleri de bu kapsamda değerlendirmeliyiz. 17. yüzyıldan sonra ortaya çıkan feminist ideolojiler kadının insandan ayrı bir sınıf olarak anılmasını, kompleksi ve aslını reddeden bir hüviyete bürümesini sağladı. Dünya kadınlar günü, kadın hakları, kadın kozmetik sektörü, kadın estetik tıbbı, kadın endüstrisi…
Söz konusu siyasal, ekonomik ve ideolojik operasyonlar sonucunda ailesiyle ilişkisi iyice zayıflayan bir kadın kimliği görüyoruz. Ailede anne veya eş olması, dış dünyada kendisine verilen kadın kimliğinden geri plana itilen bir kadın… Bakın, ideolojik siyasal kadınlık, ev kadınlığından daha baskın ve daha belirleyici bir konuma nasıl getirildi! Kimlik tabirim hafifsenmesin. Kadının bir kimlik olarak aile dışı bir kategori içinde değerlendirilmesi, artık ailenin başka bir hüviyete döndüğünün en önemli göstergesidir. Modern dönemde kadın eski kadın değil. Dolayısıyla aile eski aile değil. Friedman’ın ifadesiyle, kimlik sadece bir tanımlama ifadesi değildir. Kimlik dünyaya bakış merceğidir aynı zamanda.
Hikâyenin bu kısmında kadın başrolde, ama aslında yaşanan, tüm modern bireylerin trajedisi. Hepsi her tür aidiyet ve bağdan kurtularak özgürleştiğini zannediyor. Hâlbuki yalnızlaşan ve küresel güçler karşısında güçsüzleşen savunmasız bir hal alıyor. Gizli küresel eli fark etmek için daha fazla beklemenin anlamı yok. Çağdaş kapitalist sistem ya da devletler üstü küresel devlet, aileden kopardığı fertleri tek başına inşa etmek iddiasına girişti. Ya sonuç? Tıpkı Platon’un cumhuriyetindeki gibi devletin çocuğu anne babasından alıp yetiştirmesini aileye alternatif olarak sunarsanız, tek düze bir insan tipi ortaya çıkar. Allah’ın insan özüne yerleştirmiş olduğu sıfatları inkişaf etmemiş tek tip bir insan ki artık ona insan bile denmez.
- Yusuf Karadavî ile İctihad ve Tecdid Üzerine - 12 Eylül 2020
- Sosyal Medya Üzerine Muhammed Yazıcı Hoca ile Söyleşi - 12 Eylül 2020
- Prof. Dr. Metin Özdemir ile Eş’ari Kelam Sisteminin Eleştirisi Üzerine - 12 Eylül 2020



