e-Medrese

Beş Soruda Kur’an’ı Anlamak

10.09.2020

1. Genel olarak nassın bağlamının Kuran’ı anlamadaki önemi ve bu sadette sahabenin merkezi rolü üzerine konuşalım istiyorum. Öncesinde Kuran’ın kimliği ve mesajının içeriği üzerine kısa bir girizgâh yapsak mı? Asıl mevzular için bir zemin oluştursun.

Hayhay. Kuran esasında bir milletin inanç, irade ve düşünce özgürlüğü uğrunda vermiş olduğu mücadelenin destanı. Dolayısıyla onu ancak ayağa kalkanlar anlar. Kuran pratikle tefsir edilir. Bir eylem kitabıdır o. Masa başında ondan faydalanılmaz. Sözgelimi, dünyanın bir yerinde özgürlük, ahlak ve adalet için bir araya gelmiş ve bu değerler uğrunda hayatlarını vakfetmeye azmetmiş bir topluluğun dini kaygıları ve amaçları olmasa bile, Kuran’dan faydaları, bir entelektüelin masa başında elde ettiği faydadan çok fazla olacaktır. Kur’an metni, tıpkı bir senaryonun ancak çekildiğinde anlamını gerçekleştirebilmesi gibi, hayata aktarıldıkça semeresini verecektir. Kuran’ın bir eylem planı olduğunu gösteren en önemli delillerden biri, secde ayetleri okunduğunda, namazın içinde dahi okumayı yarıda kesip secde yapılmasıdır. Secde söz ve eylemin kesiştiği prizmadır.

Altı çizilmesi gereken diğer nokta şudur: Kuran olgunun önünde değil, arkasında yer almıştır daima. Önce bir hadise meydana gelmiş ve ardından Kuran, müntesiplerinin o hadise karşısındaki duruşlarını belirlemiş, onlara rehberlik etmiştir. Anlıyoruz ki nüzul dönemi, ayetlerin belirli sorulara uygun cevapların verilmesi sürecidir. Soruları olmayan cevaplar ne kadar anlamsız durursa, Kuran’ın indiği dönemin şartlarını; inişine direk ya da dolaylı sebep olmuş olan olayları bilmeden Kuran’ı anlamaya çalışmak o kadar imkânsız olacaktır. Tam bu noktada Kuran’ı indiği devrin şartlarını göz önünde bulundurarak okumayı Kuran’ı indiği döneme hasretmek, sınırsız anlam dünyasını kelimelere mahkûm etmek ve en önemlisi modern dönem İslam dünyası mağlubiyetinin sonucu olarak kabul etmek konformist bir yaklaşımdır. Tefsir tarihi boyunca ayetlerin indiği şartları ve sebepleri göz önünde tutarak Kuran’daki birçok ayeti nüzul dönemine münhasır olduğunu açık yüreklilikle söyleyen onlarca tefsir âlimine rağmen, bugün böyle bir okumaya karşı çıkmak, en hafif tabirle modern dönem kompleksinin bir gereği olsa gerektir.

Bu durum elbette Kuran’ının zaman ve mekân üstü evrensel mesajlar içermesine mani bir durum değildir. Kuranî hitabın tarihselliği hitap sahibi Allah’ın değil, muhatap olan insanın tarihselliğinden kaynaklanır. Hiçbir tarihsel varlık/muhatap tarih üstü bir sözü anlayamaz. Kuran birçok yerde kendisinin o günkü Arapların lisanıyla indirildiğini vurgular. Kaldı ki lisan sadece sözlükteki kelimelerden ibaret değil. O daha genelde bir toplumun zihin arşividir, kültürüdür. Bu, Kuran’ın belli bir toplumun zihin ve kültür realitesini muhatap aldığını, hatta onu bir yere kadar referans kabul ettiğini gösterir. En açık örneği “Allah arşa istiva etti” vb. teşbih ve tecsim yanılgısına düşürebilecek edebî metafor sadedindeki naslardır.

Meselenin temeline inerseniz, evrensellik ve tarihsellik olgusunu zamansal ve mekânsal anlamda düşünmenin yeterli olmadığını farkedersiniz. Aynı zamanda, aynı şartlar altında yaşayan insanların eğitim, kültür, meslek, yaş vb. gibi farklılıkları bile, aynı söze muhatap olmalarına rağmen birbiriyle hiç alakası olmayan anlayışlarında etkili olabilir. İlkesel olarak belirtelim ki Kuran’ın dili yerel, mesajı tarih üstüdür. Dili tarihsel olmak zorundadır. Çünkü dil bir toplumun kültür mahsulüdür. Bir toplumun dilini o toplumun tarihinden, kültürel yapısından, hatta gündelik yaşam tarzından bağımsız düşünemeyiz. Toplumun yaşam tarzı dilini, dil de toplumun bilincini oluştur. Şu halde Kuran’ın dilsel/sözlü ve dahi yazılı bir metin olduğunu hesaba katarsak, onun ancak bir dilde vücut bulabileceğini söylemekten başka çaremiz kalmaz.

2. Bu doğrultuda sahih bir anlayış için gerekli koşullara geçmeden, sizce günümüzde Kur’an’ın anlaşılması probleminden söz edebilir miyiz? Yoksa Kuran doğru anlaşıldığı halde sorun başka yerde midir? Belki biraz Kuran’ı anlamlandırmanın anlamı üzerine konuşmamız gerekecek.

Bu soru önemli. Öncelikle bir anlama probleminin olduğu kesin, fakat bu günümüze mahsus bir sorun değil. Sahabeden yani Kuran’ın ilk muhataplarından sonra Kuran’ı anlama probleminin ortaya çıktığı, indiği dönemin şartlarından uzaklaştıkça bu sorunun kademe kademe arttığı ve bir yerden sonra İslam toplumunun en büyük problemine dönüştüğü bir gerçek. Evet, her gün afakı biraz daha kararan ümmeti Muhammed’in bugün içinde bulunduğu durumun en önemli sebeplerinden bir tanesinin, Kuran’ı anlama problemi olduğunu söyleyebiliriz. Âcizane bugün Müslümanların Kuran’ın emir ve yasaklarına iman etme problemlerinin olduğunu düşünmüyorum. Ben Müslümanım diyen kişi Kuran’ın emir ve yasaklarına amade, onun getirdiği yasalar çerçevesinde yaşayacağına ahdüpeyman eylemiş demektir. Bu gerçeği az çok teslim ederiz.

Asıl inançsal keskinlik, nüzul döneminin bir realitesiydi. Bugün ise daha karmaşık inanç adresiyle karşı karşıyayız. Kuran’ın ilk muhataplarının Kuran’la ilişkisi sadece inanç üzerindendi. O gün Kuran’a inanmak (mümin) ya da inanmamak (küfür) veya inanıyor gibi görünmek (nifak) geçerliydi. Günümüze geldiğimize, Kuran’a inanma ya da inanmama değil, ayrıca neye inanıp neyi inkâr edeceğini bilme gibi bir problem zuhur etti. Adeta ilk neslin imanı ilme, küfrü cehalete; sonrakilerin imanı ise bilmezliğe dayanıyor. İlk dönem muhataplar, anlama değil, inanma ve hayat edinmeyle yüz yüzeydiler. Onların tefsire ihtiyaçları yoktu. İçinde yaşadıkları çağın sorunlarını yine o çağ insanının gündelik dil, deyim ve söylemleriyle açık bir şekilde kendilerine izah ediyordu vahiy.

Belirtilen tabiî kültürel donanım dışında teknik bir malumat elzem değildi. Bu mevzuda zayıf da olsa Hz. Aişe’den “Hz. Peygamber Cebrail’in bildirdiği birkaç ayetin dışında Kuran’dan hiçbir şeyi tefsir etmedi” sözü Taberî tarafından nakledilir. Yine bu hususla alakalı İbni Mesud’un talebelerinden Abide b. Kays, kendisine bir ayetle ilgili soru soran İbni Sîrin’e ibretlik bir cevap veriyor: “Sana Allah’tan sakınmayı (takva) ve dilini tutmayı tavsiye ederim. Zira Kuran’ın indiği dönemin hadiselerinin şahitleri bu dünyadan göçüp gittiler.” (Tefsîru İbni Kesir)

Gözenin kaynağından uzaklaştıkça suyun berraklığı nasıl azalıyorsa, vahyin indiği ve yaşandığı çağdan uzaklaştıkça Kuran’ın anlaşılması bir problem halini almaya başlamıştır. Vahiyle muhatap arasındaki zaman uzadıkça vahyi anlamak, cevabı olduğu soru ve sorunları anlamaya bağlı oldu. Böylelikle ayetlerin inişine direk ya da dolaylı yoldan sebep olmuş olaylara şahit olan sahabe ve özellikle İbni Abbas gibi Kuran’la fazlaca meşgul olmuş sahabe tek otorite halini aldı. Ayetlerin tefsirindeki kritik rollerinden dolayı ilk dönemlerde hadis uydurma faaliyetlerinden daha fazla sahabelere bazı ayetlerin tefsiri sadedinde rivayetler nisbet edilmeye başlamıştı. İmamı Şafi’nin “İbni Abbas’tan sadece yüz kadar ayet tefsiri nakledilmiştir” sözünden de bu alandaki istismarın düzeyini anlayabiliyoruz.

Bütün bunları göz önünde bulundurunca, irtihâl-i Nebî sonrası yaşanan kimi çekinceleri anlayabiliyoruz. Belki de Kuran’ın Mushaflaşma sürecindeki tereddüt ve tepkilerin temelinde böyle sezgisel bir bilinçaltı korkusu vardı. Sözün bağlam içinde kazandığı varlığın/anlamın yazıya dökülmesiyle buharlaşacağı korkusu. Gerçekten söz yazıya döküldüğünde zamandan kopar. Bir nesnenin fotoğrafının çekilmesi gibi o an o nesne zaman içinde varlığını sürdürürken, sanki siz o nesnenin bir anını zamanın içinden çekip almış olursunuz. Böylelikle canlı olan nesne fotoğrafla cansızlaşır. Nihayetinde zaman “şey”in ruhudur. Sözün yazıya dönüşmesi de adeta kelimelerin ruhunu yok eden, onları matlaştıran bir şeydir. Söz ile zamanın çok derin ilişkisi var. Kelimelerin anlamları “şimdi” ile kaimdir. Anlam kelime bedenine sirayet eden ruh gibidir.

3. Üstadım, burada makas değiştirip bağlam meselesini şöyle bir temel soru etrafında ele alırsak, belki dil faktörüne ve tabi sahabenin merkezi rolüne değinebiliriz. Bir metni anlamak için temel gereklilikler nelerdir ve sahabe bu noktada nasıl bir avantaja sahipti?

Metin sözcüğünüzü kitap olarak küllîleştirip şöyle başlayalım o halde. Bir kitabı anlamanın ilk şartı o kitabın dilini bilmektir. Lügavî açıdan ne dediğini anlamadığımız bir kitabı idrak edip hayata rehber edinmekten sorumlu olmamız düşünülemez. Bundan dolayı Kuran “(Allah’ın emirlerini) Onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik.” (İbrahim, 4) buyurur. Başka bir ayet şöyledir: “Eğer Biz onu (vahyi) yabancı dille okunan bir kitap kılsaydık, kesinlikle ‘Neden onun ayetleri açık ve anlaşılır değil; ne yani, bir Arap’a dili yabancı bir (hitap) mı?’ derlerdi.” (Fussılet, 44) Burada da Kuran kavminin dilinden başka bir lisanla gönderilmiş olsaydı, kavminin onu anlamama gibi bir mazereti ileri sürebileceklerini söylüyor ve bu mazereti yadırgamıyor. Böylelikle dilini anlamadıkları bir kitaptan sorumlu olamayacaklarını zımnen ifade etmiş oluyor.

Söz konusu ayetlerden hareketle vahyin ilk muhataplarının Kuran’ı dil/lügat düzeyinde anlama problemi yaşamadıklarını çok açık biçimde görebiliyoruz. Az önce bu hususa kısmen değinmiştik. Bundan dolayı onlar Kuran’ı tedebbür, (bir şeyin arkasını bilmek) tefekkür (derinlemesine bilmek) ve tefakkuh (maksadını bilme) etmeye davet edilmişlerdir. Yoksa teallüm ve tefehhüm düzeyinde anlama sorunları yoktu. Bu sadece Kuran’ın ilk muhataplarına mahsus bir durum değil üstelik. Ayetin de mimlediği gibi vahye muhatap olmuş bütün topluluklar için geçerli sayılacak bir husustu. Örnek verecek olursak; “Ey Şuayb, biz senin söylediğin çoğu şeyi anlamıyoruz (fıkhedemiyoruz).” (Hûd, 91) Bu ayette kavmi Şuayb’a adeta “açıkça söylediklerinin ne anlama geldiğini dil/lügat açısından anlıyoruz, fakat neden bunları söylediğini idrak edemiyoruz” demiş oluyor.

Kuran’ın dilsel yönüne dair haksız bir ithama belki burada temas etmek gerekiyor. Kuran’da bazı cümle düşüklükleri, anlatım bozukluğu olduğu yönünde kötü niyetli ve oryantalizm kaynaklı iddialar, ona dilsel bir hitap değil de yazılı bir kitap olarak bakmanın getirdiği bir problemdir. Kuran bilgi aktarım amacıyla kaleme alınmış bir metin değildir. O muhataplarını bilgilendirmeyi değil, etkilemeyi ve yönlendirmeyi amaçlar. Kuran’ın masa başında yazılmış bir kitap olmayışı, hatta öz itibariyle bir kitap olmayışı sonraki nesiller tarafından göz ardı edildi. Kuran’ın kitaplaşması, sonraki nesiller tarafından sıradan kitap olarak algılanmasına sebep oldu. Oysa o yirmi üç yıl gibi uzun bir zamanda ve peyderpey indirilmiş ve en önemlisi sonradan kitap halini almış bir metindir.

4. Peki, ikinci şarta gelecek olursak, nasıl bütünlüklü Kuran anlayışından mahrum kalma riskiyle karşı karşıya kalıyoruz?

Evet, ona gelelim. Bir kitabı anlamanın ikinci şartı bağlama dair bilgidir. Dikkat edin, İslam tarihinde ilk ciddi vahyi anlama problemi, Kuran’la arasına zamanın girmesiyle bağlamdan kopmuş olan yeni nesilde ortaya çıkmıştır. Bu yeni nesil sahabe gibi Kuran’ın inişine sebep olan, hatta kendilerinin de bir parçası oldukları olay ve hadiseleri bilmediklerinden dolayı bazı ayetleri anlamakta zorluklar yaşamaya başladılar. Bakara suresi 158. Ayeti, sahabenin çocuklarının bağlamı bilmemekten kaynaklı anlama problemi yaşamaları açısından ilginç bir örnektir. Ayetin meali şu şekilde: “Safa ve Merve Allah’ın şiarlarındandır. Kim hac ya da umre yaparsa o ikisini tavaf (say) yapmasında bir beis yoktur.” Bir hac esnasında Hz. Esma’nın oğlu teyzesi Hz. Aişe’ye gelerek bu ayeti soruyor. Safa ile Merve arasında say yapmak haccın da umrenin de şartlarından biridir. Şu halde “bir beis yoktur” tarzında anlatımın sebebi nedir? Bu hadisede Kuran’ın anlaşılmasında bağlamın bilinmesinin ne denli önemli, hatta anlamın bağlama bağlı olduğunu çok net görüyoruz.

Gerçekte ayetin bağlamı şudur: Mekke fethedilmeden önce Kâbe’de olduğu gibi hac menâsikinin icra edildiği bütün mekânlarda putlar vardı. Safa ve Merve de bunlardan biriydi. Kâbe ve Safa ile Merve’deki putlar yıkılınca sahabe bir an için tereddüt etti. Acaba Safa ile Merve’yi putlardan dolayı mı tavaf etmiyoruz, yoksa bunlar şirk şiarı oluşturan şeyler midir? O dönemin müminleri putlardan arınmış olsa da şirk dini için mukaddes sayılabilir düşüncesiyle Safa ve Merve noktasında bir tereddüt yaşadılar. Bunun üzerine inen ayet, Safa ve Merve’de say yapmanın şirk uygulamalarıyla bir alakası olmadığını ifade ediyor. Şimdi ayetin söylemiş olduğu şeyi insan lügat açısından çok net anlamış olsa da bağlamı bilmeyince ayet anlamını yitiriyor. Aslında bugün Kuran’ı anlamada en çok problem yaşadığımız yer, işte burasıdır. İndiği şartların bilinmemesi Kuran metnini anlaşılmaz kılıyor veya yanlış anlaşılmasına sebep olabiliyor.

Meselenin çok daha vahim tarihî tezahürleri var, itiraf etmeliyiz. Daha ilk neslin dünyayı terk etmesiyle Kuran’ın tefsiri üzerinden baş gösteren ihtilaflar kan dökmeye varacak seviyeye gelmişti. İlk dönemde mızrakların ucuna Kuran takma hadisesi farklı format ve şekillerde her dönemde varlığını sürdürdü. Meşrepler mezhebe, mezhepler fırkaya, fırkalar hiziplere; en nihayetinde birbirlerini heretik kabul eden düşman Kuran cemaatlerine dönüştü. Daha ilk devirlerde Mülk suresinin “Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık!” şeklindeki 10. ayetini “eğer ashab-ı hadis veya ashab-ı rey mezhebi üzere olsaydık, o çılgın ateşe girenler içerisinde olmazdık” diye tefsir etmekten hiç çekinmemişlerdir. Neredeyse her ayeti kendi mezheplerini bir şekilde destekleyecek, üzerinde oldukları yolu doğrulayacak şekilde yorumlama faaliyeti, öyle bir hal aldı ki artık bu durum, her hizipçe muteber kabul edilen bir usule dönüştü.

Şu noktaya da ilmî sadakat adına temas etmek gerekiyor. Kuran’dan, Kuran’ın indiği sosyolojiden bağımsız gelişmiş olan ve birçoğunun temelinde siyasî çekişmelerin yattığı fıkhî ve kelamî tartışmalarda maalesef ayetler nüzul ortamındaki karşılığı dikkate alınmaksızın tarafların anlamak istediklerine uygun bir vaziyette yorumlanmış, adeta mezhebin inanç esasları Kuran’a söylettirilmeye çalışılmıştır. Hâlbuki Kuran bir kitap değil, hitaptır. Sonradan yazılı hale getirilmiş bir metindir. Diyalojik yapısı dikkate alınmadan elde edilen her anlam, anakronik bir okumayı netice verir ki bugünkü Kuran’ı yorumlama problemlerinin temelinde yatan sorun kısmen buradan kaynaklanıyor.

5. Sahabe, anlam ilişkisi ve bağlam faktörleri etrafında hayli aydınlatıcı şeyler söylediğinizi düşünüyorum. Son olarak, bunları örneklendirebilir miyiz? Hangi saiklar hangi ayetlerin hatalı anlaşılmasına sebep olmuş?

Bizzat sahabenin yadırgadığını gördüğümüz bir rivayeti ele alalım dilerseniz. Tirmizi kaynaklı bir hadisi şerif, Kuran’ın bağlamından kopuk okunmasının -her defasında yanlış anlamaya sebebiyet vermese de- sahabe tarafından mahzurlu görüldüğünü gösterir. Eşlem bin İmran anlatıyor: Bizans ile savaş halindeyken Müslümanların saflarından biri tek başına düşman saflarına dalınca, bazı Müslümanlar “kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın” (Bakara, 195) ayetini okuyarak bu davranışı yadırgarlar. Orada bulunun Eyyüb el-Ensari onları şu şekilde düzeltiyor: “Siz bu ayeti yanlış bağlamda okuyorsunuz. Bu ayet biz ensarın İslam güçlendikten sonra ‘artık kendi dünyalık işlerimize bakabiliriz’ minvalinde konuşmalar yaptığımızda nazil oldu. Şöyle demiş oluyordu bizim için ayet: ‘Cihattan geri durarak kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.’ Oysa siz burada farklı bir bağlamda okuyarak ayeti tahrif ediyorsunuz.”

Elbette en çok rastlanan okuma hatalarından birisi -belki buna hata değil, Kuran’a ihanet demek daha doğru- ayetlerin içinde bulundukları pasajlardan çıkarılarak okunmasıdır. Bu anlamı yok eden, hatta direk ayeti tahrif eden bir okuma biçimidir. Muarızları tarafından reddedilen birinin Şûra suresinin 19. ayetini okuyarak iman elçisi olan Hz. Musa’nın Firavun’u imana davet ederken bile tekfire maruz kalışını öne sürmesi örneğin. Hâlbuki ayeti kerimeyi biraz gerisinden okuyan, hemen oradaki “ente minelkafirîn” sözünün nankörlükle suçlama anlamına geldiğini anlayacaktır.

Diğer örnekte Saffât suresinin “sanki onlar şeytan başları gibidir” şeklindeki 37. ayetinde cehennemdeki ağaçların şeytana benzetildiği zannedilerek uzun uzun yorumlar yapılmıştır. Hâlbuki vahyin indiği sosyal çevreyi ve o bölgenin coğrafik durumunu bilen bir kimse, burada zikredilen şeytanın başlarıyla Mekke civarında yetişen ve görüntüsü oldukça çirkin bir ağacın kastedildiğini anlayacaktır. Keza Haricilerin “hüküm ancak Allah’ındır” (Yusuf, 40) ayetinden yola çıkarak bozgunculuk çıkarmaları, Kuran’ı iç bütünlüğüne dikkat edilmeden, indiği dönemdeki metin dışı unsurlardan bağımsız olarak okumanın tarihteki en içler acısı örneğidir. Nitekim Hz. Ali bu hadise karşısında “hak sözle batıl anlam kast ediliyor” şeklinde mukabelede bulunmuştur.

Müsaadenizle bir de son dönem tahrifine değinmek istiyorum. Modern dönemde çokça rastlanıldığı şekliyle, bilimsel bir gerçeği ifade etmek ya da sosyolojik ve psikolojik bir esası zikretmek için Kuran’dan bu anlama yakın ya da bir şekilde lafız itibarıyla söz konusu maksatla kesişecek ortak yönleri ihtiva eden ayetlerle söze başlamanın ne gibi bir anlamı olabilir? Sözgelimi demokrasinin faziletlerinden bahsederken, istişareyi emreden ayetlerle istişhat etmek veya astronomi ile ilgili bir hadiseyi uzun uzun dile getirmeden önce yerlerin ve göklerin yaratıcısının Allah olduğunu ifade eden ayetle söze başlamak ya da bu ayetlerdeki kelimelerin arasından söz hokkabazlığıyla maksada uygun anlamlar devşirmek ve bunu da “nitekim Kuran böyle buyuruyor” gibi cümlelerle ayetlere payanda muamelesi yapmanın, en sonunda birbirleriyle hiçbir alakası olmayan binlerce yaşam tarzının kendisini Kuran’la referans etmesine sebep olmaktan başka neye faydası olmuştur?

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

eMedrese bir İlmiye Vakfı projesidir.