e-Medrese

Şematik Beyan İlmi

10.09.2020

BELAĞATA GİRİŞ BİLGİLERİ

FESAHAT

Sözlükte beyan etme ve ortaya çıkma durumunu ifade eder. Ayette Hz. Musa’nın şu sözü nakledilir: وَأَخِي هَارُونُ هُوَ أَفْصَحُ مِنِّي “Kardeşim Harun benden daha fasihtir (konuşması benden daha açık ve sözü daha anlaşılırdır).” Maanî ilmi ıstılahında fesahat ise, içeriği açık, kolay anlaşılan ve gerek edipler, gerek şairler arasında kullanım yaygınlığına sahip lafızlar demektir. Buna göre fesahat kelimede, kelamda ve konuşan kişide bulunur: Fasih kelime, fasih kelam ve fasih konuşan (mütekellim) gibi.

KELİMEDE FESAHATİN ŞARTLARI

Tenâfürül hurûf bulundurmaması, garâbet barındırmaması, sarfî kıyasa/ lügata ters düşmemesi:

a- Tenâfürül hurûf bulundurmaması: Tenafürül hurûf,  bir kelimenin kulağa ağır gelmesi ve telaffuzunun zor olmasıdır. Sert yer anlamındaki الظشِّ kelimesi böyledir.

b- Garâbet barındırmaması: Bir kelimenin konulduğu manaya delaletinin açık olmamasına garâbet denir. Bunun iki nedeni vardır: Birincisi, kelime Arap dilinde tedavülde değildir ve bu nedenle manasını anlamak için mucem ve kamuslara müracaat gerekir. Bineğinden düşen İsa b. Amr’ın etrafına toplanan insanlara ما لَكُمْ تَكَأْكَأْتُم عليَّ تكَأْكُؤَكُم على ذِي جِنَّةٍ ؟ افْرَنْقِعُوا عنّي “cinnet geçiren birine toplandığınız gibi benim başımda niye toplandınız? Uzaklaşın yanımdan!” demesi bunun örneğidir. Burada toplanma anlamında kullandığı تكاكأتم kelimesi ve uzaklaşın anlamındaki افرنقعوا kelimesi gariptir. İkinci neden, kelimenin yaygın Arapçada kullanılmamasıdır. Ru’be b. el-Accac’ın şiirindeki مُسَرَّجَا kelimesini buna örnek verebiliriz. Lügat âlimleri bu sözcükle Ru’be b. el-Accac’ın ne kastettiği hususunda ihtilafa düşmüşlerdir.

c- Sarfî kıyasa/ lügavî kullanıma ters düşmemesi: Bununla fasih olacak kelimenin lügatçılarca sabit olan yapıya ters düşmemesi gerektiği anlatılır. Ebu’n Necm’in الحَمْدُ لِلّهِ العَلِيُّ الأَجْلَلِ  cümlesindeki الأجلل kelimesi bu şartı haiz olmadığı için fasih değildir. Çünkü kıyasa göre kelimenin idğamlı olarak, yani الأجلِّ şeklinde söylenilmesi gerekir.

KELAMDA FESAHATİN ŞARTLARI

Tenâfürül kelimât bulundurmaması, za’füt-telif içermemesi, ta’kidden uzak olması…

a- Tenâfürül kelimât bulundurmaması: Kelimenin her biri kendi başına fasih olsa bile, birbirlerine bitişmeleri kulağa ağırlık ve dile zorluk vermemelidir. Şairin وَليس قَربَ قبرِ حربٍ قبرُ dizesi bu tür kelam ve cümle tenâfürlarına misaldir.

b- Za’füt-telif içermemesi: Bir başka ifadeyle telif zaafı, kelamın meşhur sabit kaidelerin dışına çıkmasıdır. Mesela Hassan b. Sabit’in وَلَوْ أَنَّ مَجداً أَخلَدَ الدَّهْرَ واحِداً مِنَ النَّاسِ، أَبقى مَجْدُهُ الدَّهرَ مُطْعِما şiirinde böylesi bir ayıp söz konusudur. Çünkü şair مَجْدُهُ’deki zamiri مُطْعِما kelimesine göndermiştir. Halbuki bu kelime meful-i bih olması yönüyle mertebece sonradır.

c- Ta’kidden uzak olması:

Lafzî ta’kid: Kelimelerin manaların tertibinin dışında sıralanması şeklinde, kelamın kastedilen manaya delaletinin gizli olmasıdır.  Böylesi bir ta’kid, peşpeşe gelmesi gereken kelimelerin arasının yabancı bir kelimeyle ayrılmasıyla ve herhangi bir takdim ve tehirle gerçekleşir.  ما قرأ إلا واحداً محمدٌ مع كتاباً أخيه cümlesi bu şarta uymadığı için fasih sayılmaz. Fasih dizilişi, ما قرأ محمدٌ مع أخيهِ إلا كتاباً واحداً şeklindedir.

Manevî ta’kid: Mananın ancak uzun düşünme sonucu anlaşılması şeklinde kelamın maksut manaya delaletinin gizli olmasıdır. Abbas b. el-Ahnef’in سَأطلُبُ بُعدَ الدَّارِ عَنْكم لِتقْرُبوا وَتَسْكُبُ عَيْنايَ الدُّموعَ لِتَجْمُدَا şiiri buna örnektir. Şairin burada gözyaşının akmasını (sekbud-dumû’) dostlardan ayrılmanın gerektirdiği hüzün ve acıdan kinaye etmekle doğru yapmıştır, fakat gözyaşının donmasını (cümûdül-ayn) dostlarla karşılaşmanın doğuracağı ferah ve mutluluktan kinaye etmekle hata yapmıştır. Bu tür kinaye gayet gizli ve uzak ihtimaldir. Zira Arap dilinde gözyaşının donukluğu hüzün halinde ağlayamama durumundan kinaye olarak bilinir. Yoksa şairin burada yaptığı gibi mutluluğa kinaye edilmesi bilinen bir şey değildir.

KONUŞANDA FESAHATİN ŞARTLARI

Konuşanın meramını fasih bir kelamla ifade etmesine imkân veren melekeden ibarettir. Böylelikle konuşan kişi fesahati sayesinde edebî bakımdan çeşitli şekillerde fasih cümle kurabilecektir.

BELAĞAT

Belağat sözlükte ulaşmak ve sona varmak anlamına gelir. Amacına ulaşan kişi için بلغَ فلانٌ مرادَه denmesi ve “kafile şehre vardı” anlamında بلغَ الركبُ المدينةَ cümlesinin kullanılması bunun örneğidir. Istılahta belağat, yalnızca kelamın ve konuşan kişinin sıfatı olarak kullanılan edebî kavramdır. Buna göre kelime belağatla, beliğ olmakla vasıflanamaz. Çünkü hem kelime tek başına konuşanın maksadına ulaşmaya elverişli değildir, hem de kelimenin beliğ olduğuna dair Araplardan herhangi bir duyum gelmemiştir.

KELAMIN BELAĞATLI/BELİĞ OLMASI

Bir cümlenin belağatlı olması, gerek müfredi gerekse terkibiyle lafızlarının fesahatlı olmasıyla birlikte, hitap anının gerektirdiklerine uygun düşmesidir. Buna göre beliğ kelam, konuşanın muhatapların durumlarına göre biçimlendirdiği sözlerdir. Hitap anı dediğimiz şey, konuşanı sözün belli şekilde sarfedilmesine iten durumdur ki makam diye de isimlendirilir. Mesela övgü makamı, sözün detaylıca (itnab) söylenmesini gerektirirken, muhatabın zeki oluşu sözü kısa tutmayı (icaz) gerektirir. Sonuç olarak, beliğ kelam, halin yani makamın gerektirdiğine uygun düşen fasih kelamlara denir.

KONUŞANIN BELAĞATLI OLMASI

Bu özellik, konuşanın sözü muktaza-i hâle (halin gereğine) uygun beliğ kelam sarfedebilmesine imkân tanıyan bir melekedir. Bu durum ancak övgüsü, yergisi, nefreti, teşekkürü ve özrüyle Arapların üsluplarından haberdar olan kişi için mümkündür. Öyle ya, her makamın bir makâli (sözü) vardır.

ÜSLUP

Üslup, maksadı en iyi ifade edecek ve dinleyenlere en çok etki bırakacak şekilde mananın lafızlarda sunulmasıdır.

ÜSLUBUN TÜRLERİ

İLMÎ USLUB

Düzgün mantığa ve doğru fikre en çok ihtiyacı olan, şiirsel hayale en uzak duran anlatım üslubudur. Doğrudan aklı muhatap almakta, fikre çağırmakta ve genelde gizlilik ve kapalılık içeren ilmî hakikatleri izah etmektedir. Şu anlatımı ilmî üsluba örnek verebiliriz: “Demir, birçok metal gibi, yeryüzü kabuğunda oksijen veya sülfür gibi diğer elementlerle kombine olmuş halde, sadece cevher şeklinde bulunur.” İlmî üslubun lafzın güzelliğine ve ifadenin estetiğine önem vermeyen saf (üslûb-i ilmî baht) ve bunlara -edebî üsluba kaçmayacak kadar- önem veren katışıklı (üslûb-i ilmî müteeddeb) şeklinde iki kısmı bulunur.

İLMÎ ÜSLUBUN MÜMEYYİZ VASIFLARI

1- Dinleyici ya da okuyucu için hakikatlerin ortaya çıkmasını hedeflemesi

2- Açıklık, kesinlik, sınırlama ve mantıkî tertibe sahip olması

3- Delil ve burhan kullanması, mübalağadan uzak olması

4- Hayali ve vicdanı etkilemeyi amaçlamaması

5- Anlattığı konuya dair ilmî ıstılahları kullanması

EDEBÎ ÜSLUB

İçerdiği engin hayal yönü, ince tasvir ve şeyler arası benzerlikle güzellik, edebî üslubun en belirgin özelliğidir. Böylelikle hissedilen bir şeyi manevi, manevi bir şeyi hissedilen suretinde gösterebilir. Edebî üsluba Mütenebbî’nin humma hastalığını gece ziyaretçilerine benzettiği şu beyitlerini örnek verebiliriz: فعافتها وباتت في عظامي بذلت لها المطارف والحشايا   وزائرتي كأن بها حياء  فليس تزور إلا في الظلام “Ziyaretçilerim, tıpkı hayâ sahipleri gibi ancak karanlıkta bana gelirler. Kendilerine ne kadar ipek örtüler ve döşekler sersem de bunları reddeder ve kemiklerimde gecelerler.”

EBEBÎ ÜSLUBUN MÜMEYYİZ VASIFLARI

1- Dinleyici ya da okuyucunun gönlünü etkilemeyi hedeflemesi

2- Kelimelerin seçiminde tesir faktörüne önem verilmesi

3- Fikri duygusallıkla harmanlaması

4- Teşbih, istiare ve kinaye gibi beyan türlerini kullanması

5- Hisleri harekete geçirmek için metnin musikisine dikkat etmesi

HİTABÎ ÜSLUB

Hitabette mana ve lafzın, hüccet ve burhanın ve dinamik aklın gücü ön plandadır. Burada konuşmacı dinleyicilerin bilinçlerini etkilemeye çalışmakta ve heveslerini harekete geçirmeye çalışmaktadır. Bu üslubun güzelliğinin dinleyenlerin iç dünyasında etkisi büyüktür. Tabii etkiyi artıran bir diğer husus, hatibin konumu, sunum gücü, ses tonu ve vurgu yönüdür. Hz. Ebubekir’in halife seçilince verdiği hutbeyi hitabet üslubuna örnek verebiliriz: “Ey Müslümanlar! Sizin en hayırlınız olmadığım halde, sizi idare etmek için seçildim. İyilik yaparsam bana yardım ediniz. Kötülük yaparsam beni düzeltiniz. Doğruluk emanet, yalancılık hıyanettir. Sizin yanınızda zayıf olanlar, haklarını alıncaya kadar benim yanımda güçlüdürler. Yanınızdaki güçlüler de, onlar üzerindeki hakları alıncaya kadar yanımda güçsüzdürler.”

HİTABÎ ÜSLUBUN MÜMEYYİZ VASIFLARI

1- Tekrarın, eşanlamlı sözcüklerin ve darb-ı mesellerin kullanılması

2- Vurucu kelimelerin seçilmesi

3- Haberden soruya, şaşkınlıktan inkâra birçok anlatım türüne bir arada yer verilmesi

4- Konuşmanın açık ve güçlü sözcüklerle gerekli mesajın verildiği noktada sonlandırılması

BEYAN İLMİ

TEŞBİH/BENZETME

TEŞBİHİN TARİFİ: Açıkça zikredilen veya zihinden geçirilen “k” ve benzeri edatlar aracılığıyla bir veya birkaç şeyin diğer şeylerle bir veya birkaç vasıfta ortak olduğunun ifade edilmesidir.

TEŞBİHİN TEMEL ÖGELERİ: Teşbihin dört unsuru vardır: Müşebbeh/benzetilen, müşebbehün bih/kendisine benzetilen, teşbih edatı ve vech-i şebeh/ benzerlik noktası. Bu noktanın müşebbehün bihte daha belirgin olması gerekir. أنت كالليث في الشجاعة والإقــدام “Sen cesarette ve saldırganlıkta aslan gibisin.” Örnekte “sen” müşebbeh/benzetilen, “aslan” müşebbehün bih/kendisine benzetilen, “كا/gibi” harfi teşbih edatı, “cesaret ve saldırganlık” ise vech-i şebeh/benzetme noktasıdır.

TEŞBİHİN KISIMLARI:

1- Teşbih-i mürsel: Benzetme edatı zikredilen teşbihlerdir. Örnek: وكأن أجرام النجوم لوامعا  “Yıldızlar sanki parıltılardır.”

2- Teşbih-i müekked: Benzetme edatı hazfedilen teşbihlerdir. Örnek: وهي تمر مر السحاب “Halbuki onlar (dağlar) bulutların akışıyla (akışı gibi) akıp giderler.”

3- Teşbih-i mücmel: Benzetme yönü (vech-i şebeh) hazfedilen teşbihlerdir. Örnek: العالم سراج أمته “Âlim, yaşadığı toplumun kandilidir.” Burada hangi noktada kandil olduğu, yani benzetme yönü ifade edilmemiştir.

4- Teşbih-i müfassal: Benzetme yönü zikredilen teşbihlerdir. Örnek: أنا كالماء إنْ رضيت صفاء “Memnum olduğum zaman tıpkı su gibi sakin ve duru olurum.” Sakin ve duru (safâ), misalin benzetme yönleridir.

5- Teşbih-i beliğ: Hem benzetme edatının hem benzetme yönünün hazfedildiği teşbihlerdir. Örnek: علي أسد “Ali aslandır.”

TEŞBİH-İ TEMSİL/YAYGIN BENZETME

Benzetme yönünün birkaç kelime ve özellikten oluştuğu, başka ifadeyle kendisine benzetilenin benzeyenin bütün nitelik ve durumlarını temsil ettiği teşbihlere temsil denir. Örnek:  تناثرت أيام هــــــــــذا العمر  تناثر الأوراق حــول الشجر “Ağacın etrafında savrulan yapraklar misali savruldu ömrümün günleri.” Görüldüğü üzere, benzetme ögeleri misalde birden fazla ve ayrılmayacak denli iç içedir. Benzetilen ne ömür ne günler; ömrün günleri. Kendisine benzetilen de ne ağaç ne yapraklar; ağacın yaprakları.

TEŞBİH-İ ZIMNÎ/DOLAYLI BENZETME

Müşebbeh ve müşebbehi bihin alışılmış terkiplerindeki gibi sıralanmadığı, aksine cümle içinde saklandıkları teşbihlere denir. Bu türün kullanılış amacı, müşebbehe isnad edilen hükmün gerçekleşebileceğini ifade etmektir. Örnek: من يهن يسهل الهوان عليه ما لجرح بميت إيلام “Düşene düşmek (alçağa alçaklık) kolay gelir. Ölüye yaralanma acı vermez.” Burada dolaylı olarak müşebbehin alçağın hali, müşebbehi bihin ise ölünün hali olduğunu anlıyoruz. Vech-i şebeh, yani ortak nokta ise bir şeye alışkanlık kazanıp da artık onu hissetmeyen kişinin halidir.

TEŞBİH-İ MAKLÛB/TERS TEŞBİH

Benzeyenin -benzetme yönü kendisinde daha güçlü olduğu için-  kendisine benzetilen yerine konulduğu teşbihlere denir. Örnek: وبدا الصباح كأن غرته وجه الخليفة حين يمتدح “Sabah oldu. Onun aydınlığı, övüldüğü zamanki halifenin yüzünün aydınlığı gibidir.” Burada normalde müşebbehün bih olması gereken sabah aydınlığı, aksine müşebbeh konumuna indirilerek halifenin yüzüne benzetilmiştir.

TEŞBİHİN AMAÇLARI

1- Benzeyenin mümkün olduğunu beyan: Garip bir durum kendisine isnad edildiğinde, kendisine benzetilenin (müşebbehi bihin) zikredilmesi benzeyenin de mümkün olabileceğini anlatır. Örnek: كم من أب قد علا بابن ذرا شرف كما علت برسول الله عدنان “Kaç baba vardır ki şerefin zirvesindeki oğlu sayesinde yücelmiştir. Tıpkı Allah Rasülü sayesinde Adnan’ın yüceldiği gibi.”

2- Benzeyenin halini beyan: Teşbihten önce benzeyenin sıfatının bilinmediği durumlarda teşbih bu bilinirliği sağlar. Örnek: كأن قلوب الطير رطبا ويابسا  لدى وكرها العناب والحشف البالي “Yuvasındaki yaş ve kuru haldeki kuş kalpleri, hünnap ve kötü hurma(gibi)dir.” Burada şair kuşun yaş kalbini renk ve şekilde hünnaba, kurusunu ise adi hurmaya benzetmektedir. Kendisine benzetilen meyveler aracılığıyla benzeyen, yani kuş kalpleri bilinirlik kazanmıştır.

3- Benzeyenin halinin miktarını beyan: Teşbihten önce benzeyenin halinin sadece genel manada bilindiği durumlarda teşbih detay bilinirlik sağlar.

4- Benzeyenin halinin detaylandırılması: Benzeyene isnad edilen durumun bir misal üzerinden izaha muhtaç olduğu durumlarda teşbih bu detay izahı sağlar.

5- Benzeyenin muhatabın gözünde güzelleştirilmesi veya çirkinleştirilmesi.

HAKİKAT ve MECAZ

1- MECAZ-I LÜGAVÎ/LAFIZDAKİ MECAZ

Mecaz-ı lügavî, bir kelimenin -hakiki mananın kastedilmesini engelleyen bir karine ile birlikte- konulduğu mananın dışında kullanılmasıdır. Hakikî mana ile mecazî mana arasındaki münasebet, bazen benzerlik/müşabehet, bazen de başka şey olabilir. Karine de bazı kere lafzî, bazı kere halîdir. Bu durumlara göre, mecaz birkaç kısma ayrılır. Örnek: ويُنَزِّلُ لَكُمْ مِنَ السماءِ رزْقاً “O size gökyüzünden rızık indirir.” Ayette gökten indiği söylenen rızık hakikî anlamda kullanılmamıştır. Çünkü gökten rızık değil, sonuçta rızka kavuşturan yağmur iner. O halde sebebiyet alakasıyla burada mecaz sözkonusudur. Lügavî mecazın istiare ve mecaz-ı mürsel diye iki kısmı bulunur. Kısaca mecazî mana ile hakikî mana arasındaki alakanın benzerlik/müşabehet olduğu mecazlara istiare, benzerlik dışı alakanın bulunduğu mecazlara mecaz-ı mürsel denir.

A- İSTİARE/ EĞRETİLEME

Mecaz-ı lügavî kapsamındaki istiare, iki tarafından biri (müşebbeh veya müşebbehi bih) hazfedilen teşbihlere denir. Burada hakikî mana ile mecazî mana arasındaki alaka daima benzerlik/müşabehettir. İstiare müstear (benzetilen/müşebbeh-i bihin lafzı), müstear-ı minh (müşebbehün bihin manası), müstear-ı leh (benzeyen/müşebbeh), alaka (benzerlik/müşabehet) ve karine ögelerinden oluşur. Örnek: إني لأرى رؤوسا قد أينعت وحان قطافها وإني لصاحبها “Olgunlaşmış ve koparılma vakti gelmiş bazı başlar görüyorum. Onların sahibi benim.” Haccac’ın bu sözünde başların kendisine benzetildiği/müşebbehi bih meyveler açıkça zikredilmemiş, fakat bunu anlatan olgunlaşma ve koparılma karineleri getirilmiştir. Bu tür kullanımlara istiare denir. Misalde müstear meyveler, müstear-ı minh meyvelerin anlamı olan yemiş bitkiler, müstear-ı leh başlar, alaka meyve-baş arasındaki benzerlik ve karine olgunlaşma/koparılma ögeleridir.

MÜSTEARIN/MÜŞEBBEH-İ BİHİN ZİKREDİLMESİ AÇISINDAN İSTİARE

İSTİARE-İ TASRİHİYE/AÇIK İSTİARE: Sadece kendisine benzetilenin, yani müşebbehi bihin zikredildiği istiareler tasrihiye, yani açık istiare adını alır. Örnek: كتاب أنزلناه إليك لتخرج الناس من الظلمات إلى النور “İnsanları zulümâttan/ karanlıklardan nura çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır bu.” Burada zulumât ve nur kelimeleri gerçek anlamlarında değil, küfür ve hidayet anlamında kullanılmışlardır. Böylelikle küfür zulümâta, hidayet nura benzetilmiş, lakin benzeyenler (küfür ve hidayet) zikredilmemiş, kendilerine benzetme yapılanlar/müşebbehi bihler (zulümat ve nur) zikredilmiştir.

İSTİARE-İ MEKNİYE/KAPALI İSTİARE: Kendisine benzetilenin, yani müşebbehi bihin hazfedildiği istiarelere istiare-i mekniye, yani kapalı istiare denir. Genel istiare başlığının izahındaki Haccac’ın sözü bu kısma örnektir. Oraya bakabilirsiniz.

UYGUN İFADEYE YER VERİLMESİ AÇISINDAN İSTİARE

İSTİARE-İ MÜRAŞŞAHA: Kendisine benzetme yapılan lafızla ilgili bir kelimenin zikredildiği istiare türüdür. أُوْلَـئِكَ الَّذِينَ اشْتَرُوُاْ الضَّلاَلَةَ بِالْهُدَى فَمَا رَبِحَت تِّجَارَتُهُمْ “Onlar hidayet karşılığında dalaleti satın aldılar. Oysa yaptıkları ticaret kârlı olmadı.” Bu ayette “satın almak” kelimesi asıl anlamında değil de “seçmek veya değiştirmek” anlamında kullanılarak istiare yapılmıştır. Benzeyenin (değiştirmek/seçmek) değil de benzetilenin (satın almak) zikredilmesi bu tür mecazın istiare olduğunu gösterir. Karine ise dalalettir. Yani satın almanın gerçek manada olmadığını ondan anlıyoruz, çünkü dalalet satın alınacak maddi bir şey değildir. Ayetin müraşşaha türünden istiare olduğunu gösteren nokta ise, benzetilene (satın almak) uygun şeyin, yani “ticaretleri kâr getirmedi” cümlesinin getirilmesidir.

İSTİARE-İ MÜCERREDE: Benzeyene/müşebbehe uygun ifadenin zikredildiği istiare türüdür. فَكَفَرَتْ بِأَنْعُمِ اللَّهِ فَأَذَاقَهَا اللَّهُ لِبَاسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ “Nihayet (o şehir halkı) Allah’ın nimetlerine nankörlük etti. Allah da onlara, yaptıkları işler yüzünden açlık ve korku elbisesini tattırdı (açlık ve korkuyu hissettiler).” Ayette elbise, onları kuşatan açlık ve korku halinden istiare edilmiştir. Burada benzeyene (hal ve duruma) uygun olarak tattırma ifadesi getirildiği için istiare mücerrede kapsamına girer.

İSTİARE-İ MUTLAKA: Ne müşebbehe ne müşebbeh-i bihe uygun ifadelerin belirtilmediği istiarelerdir. Örnek: الَّذِينَ يَنقُضُونَ عَهْدَ اللَّهِ مِن بَعْدِ مِيثَاقِهِ “Onlar (fasıklar), söz verip bağlandıktan sonra Allah’a verdikleri sözü bozarlar.” Ayette ip, sözden istiare edilmiştir. İstiarenin karinesi ise bağlanmak (misak) kelimesidir. Bu karine tabii ki sözle değil, iple ilgilidir. Burada ne müsteara/müşebbeh-i bihe (söz) ne de müstear-ı lehe/müşebbehe (ipe) uygun bir ifade zikredilmemiştir. Dolayısıyla mutlaka türünden bir istiare sözkonusudur.

İSTİARE-İ TEMSİLİYE/TERKİP İSTİARE

İstiare, müfredlik/tekillik ve mürekkeplik/bileşiklik açısından iki kısma ayrılır. Buraya kadar gördüğümüz istiare türleri müfred istiarelerdir. Temsili istiareler ise, müstear ile müstear-ı leh arasındaki benzerlikle birlikte asıl manasının dışında kullanılan terkip/bileşik istiarelerdir. Diğerleri gibi burada da asıl mananın kastedilmesini engelleyen karine bulunur. لا يلدغ المؤمن من جُحرٍ مرتين “Mümin bir delikten iki defa sokulmaz.” Bu hadiste sözün asıl manası olan deliğindeki gizli yılan tarafından sokulmak kastedilmemiş, aksine müminin aynı hatayı iki defa yapmayacağı anlatılmıştır. Sonuçta delikle amaçlanan hata ve yanlışlar, sokulmakla kastedilen ise, bu yanlışların yeniden yapılmasıdır. Asıl manayı engelleyen karine burada lafzî değil, halîdir. Yani sözün genel havası ve ortamın dilidir. Genelde darb-ı meseller ve atasözleri istiarenin temsili kısmındandır.

B- MECAZ-I MÜRSEL/ MÜFRED MECAZ

Benzerlik dışı bir alaka ile birlikte asıl manasının dışında kullanılan kelimelerdir. Bunda da asıl mananın amaçlanmasına engel olan karine bulunur. Diğer tüm istiarelerde alaka benzerlik iken, mecaz-ı mürselde benzerlik dışı birkaç husustur.

MECAZ-I MÜRSELDE ALAKA ÇEŞİTLERİ

1- Sebebiyet: Sebebin zikredilip müsebbebin/sonucun kastedilmesi. Örnek: عظمت يد علي عندي “Benim katımda Ali’nin eli (lütfu, ihsanı) büyüktür.” Burada sebep olan el söylenmiş, sonucu olan iyilik ve lütuflar kastedilmiştir.

2- Müsebbebiyet: Sonucun (müsebbebin) söylenip sebebin kastedilmesi. Örnek: أمطرت السماء نباتا “Gök bitki (yağmur) yağdırdı.” Burada sonuç olan bitki söylenmiş, ama onun sebebi olan yağmur kastedilmiştir.

3- Cüziyet: Parçanın (cüzün) söylenip bütünün (küllün) kastedilmesi: وَارْكَعُواْ مَعَ الرَّاكِعِينَ “Rükû edenlerle birlikte rükû edin (namaz kılın).” Burada namazın bir cüzü olan rükû söylenmiş, bütünü olan namaz kastedilmiştir.

4- Külliyet: Bütünün (küllü) söylenip parçanın kastedilmesi. Örnek: جعلوا أصابعهم في آذانهم “Parmaklarını kulaklarına tıkadılar.” Burada bütün olan parmaklar söylenmiş, onun cüzü olan parmak uçları kastedilmiştir.

5- Geçmiş durumun itibara alınması: Bir şeyin eski halinin adıyla anılması. Örnek: وآتوا اليتامى أموالهم “Yetimlere mallarını verin.” Bu ayette yetimler asıl manasında kullanılmamıştır. Çünkü yetim rüşd çağına ermeden babasını kaybeden çocuktur ve ona malı teslim edilmez. Ayet ancak rüşd çağına kavuştuktan sonra malının verilmesini söylemekte, ama bunu eski hali olan yetim kelimesini kullanarak anlatmaktadır. Aslında “geçmişte yetim olanlara mallarını verin” demektedir.

6- Gelecek durumun itibara alınması: Bir şeyin gelecekteki haliyle ifade edilmesi. Örnek: إنّي أراني أعصر خمراً “Rüyamda kendimi şarap (şaraba dönüşecek üzüm) sıkarken gördüm.” Burada da hamr/şarap kelimesi, sıkılan üzümün ileride dönüşeceği hal dikkate alınarak mecazî manada kullanılmıştır.

7- Mahalliyet: Mahalli söyleyip hâlli (mahalde bulunanı) kastetmek. Örnek: واسأل القرية “Kasabaya (oradaki halka) sor.” Bu ayette alakası mahalliyet olan mecaz-ı mürsel söz konusudur. Kasaba, yani mahal söylenmiş, orada yaşayan halk kastedilmiştir.

8- Hâlliyet: Hâllin (mahalde bulunanın) söylenip mahallin kastedilmesi. Örnek: نزلتُ بالقوم فأكرموني “Topluluğa indim ve bana ikramda bulundular.” Burada topluluk/kavm kelimesi mecazî manada kullanılmıştır. Çünkü topluluğa (hâlle) değil, o topluluğun yaşadığı yere (mahalle) inilir. Dolayısıyla alakası hâlliyet olan mecaz-ı mürsel söz konusudur.

2- MECAZ-I AKLÎ/ İSNATTAKİ MECAZ

Hakikî isnadın kastedilmesine engel olacak bir karineyle birlikte bir fiilin veya fiil benzerinin -bir alakadan sebep- asıl anlamının dışında bir şeye isnad edilmesidir. Misal: يُذَبِّحُ أَبْنَاءهُمْ وَيَسْتَحْيِي نِسَاءهُمْ “(Firavun) onların oğullarını kesiyor, kadınlarını sağ bırakıyordu.” ayetinde kesme ve sağ bırakma işinin Firavun’a isnat/nispet edilmesi aklî mecaza örnektir. Alakası ise sebebiyettir. Aslında Firavun bizzat kesmemiş, fakat buna sebep olduğu için doğrudan fiil kendisine isnad edilmiştir. Burada tek tek kelimelerin asıl manalarında kullanılmaması söz konusu olmadığı için lügavî bir mecaz değil, aklî, yani isnatta bir mecaz söz konusudur. “Milli Eğitim Bakanı yeni okul yaptı” misali de aynı minvalde mecaz-ı aklîdir.

MECAZÎ İSNADIN TÜRLERİ

Fiilin sebebine isnad: Burada fiile neden olan kişiye olay isnad edilmektedir. Mecaz-ı aklî başlığındaki Firavun örneği bu kısımla ilgilidir.

Fiilin zamanına isnad: İsnadın doğrudan fiilin işlendiği zamana yapılması. بَلْ مَكْرُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ “Bilakis gecenin ve gündüzün tuzağı/hilesi” ayetinde hile, onu tezgahlayan kişilere değil de içinde yapıldığı zaman olan gece ve gündüze nisbet edilmiştir.

Fiilin mekânına isnad: Mesela تَجْرِي مِن تَحْتِهِمُ الأَنْهَارُ “Altlarından nehirler akar” ayetinde akmanın suya değil de nehire nisbet edilmesi böylesi bir durumdur. Nehir suyun ve akışın mekânı olduğu için doğrudan akan kendisi gibi ifade edilmiştir.

Bunlar dışında fiilin masdarına isnad, malüm fiilin mefulüne isnadı, meçhul fiilin failine isnadı gibi aklî mecaz türleri bulunmaktadır.

KİNAYE

Tarifi: Bir kelimenin öz manasının gereği olan anlamın/lazımının kastedilmesidir. Örneğin فلان طويل النجاد “Filancanın kılıç bağı uzundur” dendiğinde gerçekten bağın uzunluğunun kastedilmesi mümkün olmakta birlikte, genelde bu mananın lazımı, yani gereği olan sahibinin uzun boyluluğu anlatılır. Bazen de asıl anlamın kastedilmesi mümkün olmaz. “Şeref, filancanın iki parça giysisinin, üstünlük hırkasının içindedir” misali buna örnektir. Buradan kinayenin üç unsuru olduğunu anlıyoruz: Kendisiyle kinaye yapılan kelime, kinaye edilen, yani asıl kastedilen mana ve maksud manayı gösteren karine.

KİNAYENİN, KONU OLDUĞU KELİMELER (MEKNÎ ANH)E GÖRE KISIMLARI

Sıfattan yapılan kinayeler: Bir vasıfla nitelenenin (mevsuf) zikredilip de o niteliğin (sıfatın) kendisinin değil, gereğinin kastedilmesi durumu. فلان كثير الرماد  “Filancanın külü çoktur” dendiğinde, o kişinin gerçekten külünün, yani sıfatının değil, bu sıfatın gereği olan cömertliğin ve misafirlere ikramın anlatılması bu kabildendir.

Mevsuftan yapılan kinayeler: Bir sıfat veya nisbetin zikredilip mevsufun belirtilmemesi. بين الضلوع دم ولحم “Kaburga kemiğinin arasında kan ve et bulunur.” sözünde açıkça zikredilmeyen bir mevsuftan -ki o kalptir- kinaye yapılmıştır. Burada sıfat (kan ve et) ve nisbet (kaburga kemiğinin arasında oluşu) zikredilmiştir.

Nisbetten yapılan kinayeler: Sıfatın da mevsufun da zikredilip, fakat sıfatın sahibine değil de onunla alakalı başka bir şeye nisbet edildiği durumlar. فلان العلم بين قلمه “İlim, filancanın kaleminin ucundadır” misalinde ilim, doğrudan sahibine nisbet edilmemiş, fakat onunla ilgili olan, onun bir parçası olan kaleme nisbet edilmiştir.

Bu makaleyi okuyanlar için tavsiye yazılar:
Sarf İlmine Giriş
Şematik Sarf İlmi

Şematik Nahiv İlmi
Arapçanın Ölçüsü: Sarf İlmi

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

eMedrese bir İlmiye Vakfı projesidir.