Beş Soruda Tövbe
1. Âdetimiz üzere tövbenin tanımıyla başlayalım üstadım. Tövbeyi nasıl anlamalıyız?
Tövbe insanın ilk yaratılış haline, fabrika ayarlarına, özüne; özündeki Rabbine dönüşüdür. Malum, her insan İslam fıtratıyla doğar. Her günah fıtrattan çıkıştır. Tövbe insanı fıtrat yörüngesine yeniden oturtma ameliyesidir. Modern hayat günah üzerine kurulu bir düzense, insan bu düzenin iradesiz mahkûmu. Günahsız yaşamanın imkânsız olduğu bir dünyada tövbe bir kaçış koridoru, bir acil çıkış kapısıdır. İnsan günahla insanlıktan, yani raydan çıkar. Tövbe raydan çıkmış bir trenin yeniden raya yerleştirilmesi gibi, zaman zaman günah ve isyanla yoldan çıkan insanın yeniden iman rayına oturmasıdır. Tövbe kaç defa gittiysen git, hep ilk defa gelmişsin gibi karşılandığın bab-ı rahmettir.
Yine tövbe bir yenilenme halidir. İnsanın ezelde yapmış olduğu kulluk sözleşmesini hatırlaması ve halini o sözleşmeye uygun şekle döndürmesi demektir. İnsan melekliğin ve şeytanlığın tam ortasında, her ikisine elverişli bir formata sahip. Melekliğin de şeytanlığın da bir sınırı yok. işte tövbe şeytanlığa meyleden iradeyi içindeki Allah’a döndürür. Ayeti hatırlayalım: “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki nefsini arındıran kurtuluşa ermiş demektir.” (Şems, 7-8)
Bir çarpışma durumuna benzetebiliriz tövbeyi. İnsanın içindeki Allah ve şeytanın, iyilik ve kötülüğün mütemadi savaşında şeytana kazandırdığı mevzileri geri almak için bir adım geri çekilerek hataları tespit edip kendini yenilemiş bir vaziyette, yeni bir stratejiyle yeniden harekete geçirmesi planıdır tövbe. Diğer taraftan tövbe bir öz eleştiridir. İnsanın bir şeyi eleştirmesi için ona dışardan bakması gerekir. Dışardan bakmak için de onun dışında olması iktiza eder. Öz eleştiri insanın kendine kendi söz ve davranışlarına dışardan bakarak ve gayri indi bir tarzda ölçüp biçme imkânı verir. Kendine göre değil, hakikate göre hareket edip etmediğini insan ancak bu şekilde gözlemleyebilir.
Günde kırk defa Fatiha’yı okuyor olmamızın insanın tövbeye olan ihtiyacı açısından çok derin bir anlamı var. İnsan günde kırk defa inhirafa uğrama, yoldan çıkma haliyle malul olduğundan kırk defa gelip o kapıya yüz sürüp ahd u peyman tazeliyor. Adeta her namazda, hatta her rekâtta bir kere daha özür dileyerek düzeleceğine söz veriyor.
Tövbe bir yenilenme süreci, bir iç restorasyondur. Deformasyonlardan sonra iç safveti yeniden kazanmak için ruha arız olmuş günah lekelerinden arınmayı ifade eder. İnsan günah işlemekten korunamayacağı için tövbeden bir an bile dûn olamaz. Doğruluğu teorik ve deneysel olarak ispatlanmış entropi kanunu vardır bilirsiniz. Albert Einstein bütün bilimlerin birinci kanunu olarak tanımlar. Termodinamiğin ikinci yasasıdır. Entropi kâinatta düzenden kaosa, intizamdan bozulmaya doğru sürekli bir yönelişin adıdır. Eğer dış müdahale olmazsa, kâinatta bozulma kaçınılmazdır. Eğer sıcağı beslemezseniz, soğuk olur. Bir yeri düzenli olarak temizlemezseniz, pis olur. İşte tövbe bu dış kontrolün adıdır. Eğer insan sürekli tövbeyle kendini yenilemez, arınma kurnasına koşup ruhunu tazeleyemezse, bozulması kaçınılmazdır. Çünkü en değerli şey bozulduğunda en değersiz olur. Bir salatalığın bozulması sadece buzdolabını kokutur. Etin bozulması evi kokutur. İnsanın bozulması ise hiçbir şeye benzemez. Bir ağaçtan bir milyon kibrit çıkar, ama bir kibrit bir milyon ağacı yakmaya yeter. Öyleyse bir insanın bozulması, bütün insanlığın bozulması kadar tehlikelidir. Bu noktada tövbe insanın aslî hüviyetine dönüşünü ifade eder. Demek ki tövbe pasif değil, aktif bir eylemdir.
2. Aktif bir eylemdir demişken, tövbenin kul ile Rabbi arasındaki canlı boyutundan bahseder misiniz? Belki bu bağlamda Hıristiyanlıkla kıyas ederek kilisenin tövbe otoritesine atıfta bulunabiliriz.
Öncelikle tövbeyi ritüel boyutuna hasretmeyip yaşam biçimi olarak genellemek gerekiyor. Ona belli zaman ve mekândaki pratikleri yerine getirerek yapılan bir uygulama olarak bakmamak lazım. Evet, onun da bir usulü var, fakat tövbe daha temelde bir yaşam biçimidir. İnsanın sürekli Rabbi karşısında boynunu bükük mahcup durması, af dileme halinde olması demektir. Hıristiyanlıkla kıyaslamaya gelince, İslam’da tövbenin kabul olmasının bağlı olduğu zaman ve mekân yoktur. Belli zaman ve mekânlar tövbenin kabule karin olmasını sağlar, ama asla garanti etmez ve tövbe için şart da değildir. Bu uygulama din adamlarının elinde tahrif edilmiş bir Hristiyanlık âdetidir. İtiraf veya diğer adıyla günah çıkarma, kişilerin zaaflarının kilise tarafından bilinerek toplumu daha rahat kontrol altına tutmak için icat edilmiş bir tezgâhtır. Kilisenin topluluklar üzerinde hegemonyasını sürdürmesinde bu uygulamanın yeri büyüktür. Üstelik günah çıkarma işine bir de belge icat edilmiştir.
Oysa İslam insanın günahı sadece Allah’a itiraf etmesini emreder. Hatta günahın başkasına anlatılması af edilme olasılığını zorlaştıran bir şeydir. Abdullah İbni Ömer anlatıyor: Ben Resulullah’dan şöyle buyurduğunu işittim: Mümin kul Rabbine yaklaşır ve Rabbi onun üzerine örtüsünü koyar ve “işlediğin falanca günahı biliyor musun” der. Kul “evet, yarabbi” diyerek suçunu itiraf eder. Tam cehenneme gideceği korkusu onu kaplamışken Rabbi ona “sen işlediğin günahı insanlardan gizledin. Bunun üzerine ben de seni dünyada rezil etmediğim gibi bugün burada bu günahlarını gizleyerek seni affediyorum” der. (Müslim, Kitabuttevbe, 6)
Aslına bakarsak, insanı helake götüren günah değil, tövbesizliktir. Çünkü tövbeden uzak durmak ya ümitsizliği ya da umursamazlığı ifade eder ki ikisi de küfrün bir başka veçhesidir. Efendimiz buyuruyor: “Her kul günah işler. Günah işleyenlerin en hayırlısı tövbe edenlerdir.” (Tirmizi, kıyamet, 49; İbni Mace, zühd, 30) En büyük günah, yaptıklarının affolmayacağı inancıdır. Tövbe bununla birlikte insanın geçmişiyle hesaplaşmasıdır. Bundan dolayı tövbe eden sadece affedilmez, aynı zamanda ödüllendirilir.
Peki, nedir bu ödüller? Üç avantajdan bahsedebiliriz. Birincisi tövbenin kendisi. Yani kişiye tövbe etme fırsatının verilmiş olması. İkincisi günahlarının silinmesi. Üçüncüsü ise işlediği günahların iyiliğe dönmesi, yani her günah kendi cinsinden iyiliğe tekabül edip kayıtlara öyle geçiyor. Efendimiz buyuruyor ki: “Nefsim elinde olana yemin ederim ki eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder, sizin yerinize günah işleyen, ardından tövbe eden bir topluluk getirirdi.” (Müslim, tevbe) Gerçekten de ardından tövbe gelen günah, açık denizdeki fırtınaya benzer. Gemiyi sarsar, ama güvertede pislik bırakmaz. Kriz fırsatın öteki adıdır, denir. Bu açıdan günah insanın günah öncesi durumdan daha iyi bir yere gelmesine vesile de olabilir. Hatırlayalım, insan olmamız, irade nimetiyle ödüllendirmemiz, cennete namzet kılınmamız, kainatın Rabbini tanımamız gibi bir dizi nimet Hz. Adem’in günahının neticeleridir.
3. Hz. Adem’in ve hatta Hz. Musa’nın ve Hz. Yunus’un tövbelerinde biraz duralım dilerseniz. Kuşkusuz Kur’an bunları bize kıssa ediyor. Bu vesileyle Tövbe kelimesinin Kur’an’daki yerini de konuşmuş oluruz.
Kur’an’da 86 yerde tövbe kelimesi ve türevleri geçer. Bunların hemen tamamında tövbe etmenin insanı yüceltmesinden bahsedilir. Ayet-i celileler müminlerden bahsederken “onlar günah işlemeyen kimselerdir” demez. Aksine “çirkin bir amel işlediklerinde, nefislerine zulmettiklerinde…” sözleriyle günah işlemenin değil, haddini bilmemenin, yani günahı itiraf etmemenin mümin olmaya aykırı olduğunu ifade eder. İçlerinden çarpıcı bir ayet şunları beyan buyurur: “Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tövbe istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde, bile bile ısrar etmezler.” (Bakara, 135)
Şeytanla Hz. Adem arasındaki farka dikkat ederseniz, ikisi de kusur işlemiştir. “Adem Rabbine asi oldu ve yoldan çıktı.” (Taha, 121) Fakat Adem günahını itiraf ederek adam, iblis günahta ısrar ederek şeytan olmuştur. “Her ikisi de (Adem ve eşi) ey bizim Rabbimiz, zulmettik kendimize. Bizi bağışlamaz, bize merhamet etmezsen, hüsrana uğramışlardan oluruz.” (Araf, 23) Keza Hz. Musa bir adam öldürmüş ve ardından lafı hiç eğip bükmeden direk suçunu itiraf ederek tövbe etmiştir: “Musa halkının farkına varmadığı bir sırada şehre girdi. İki adamı kavga ederken buldu. Biri kendi taraftarlarından, diğeri düşmanları tarafından (Mısırlı) biri idi. Kendi taraftarlarından olan, düşmanına karşı Musa’dan yardım isteğinde bulundu. Musa da bir yumruk attı ve Mısırlıyı öldürdü. Ardından “bu şeytan işidir. Şüphesiz o insanı saptıran açık bir düşmandır” dedi. Rabbine yönelerek “ey Rabbim, muhakkak ki ben kendime zulmettim. Beni bağışla” diye yalvardı. Rabbi de onu bağışladı, çünkü o çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (Kasas, 15-16)
Diğer örnekte Hz. Yunus bir hata etti. Emr-i ilahî gelmesini beklemeden kendisini dinlemeyen kavmini terk etti. Balığın karnında direk konuyu kendi suçuna getirerek kendini şikâyet etti Rabbine: “Senden başka ilah yok. Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim. Ben zalimlerden oldum.” (Enbiya, 87) Hâlbuki asıl suç kavminindi, ama o başkalarının suçuna değil, kendi günahına odaklandı. “Evet, benim de yanlışlarım olmuştur, ama işi bu raddeye, beni bu duruma onlar getirdi yarabbi” diyebilirdi. Bunu söylemekte yerden göğe kadar hakkıydı, fakat o değil suçlu aramak, kavmini şikâyet edip serzenişte bulunmak; tövbe ederken tek bir kelimeyle bile bunlardan bahsetmeden direk kendini zalim olmakla suçladı ve af diledi. Buradan anlıyoruz ki tövbe tedavidir, itiraf teşhis. Eğer tedavi görmek istiyorsak, önce teşhisi koymalıyız.
Peygamberimize gelelim. Kur’an çok yerde Peygamber Efendimizi de tövbe etmeye davet etmiştir. “Allah seni affetsin! Niçin onlara izin verdin?” (Tövbe, 43) “Kendi günahın ve mümin erkek ve kadınların günahı için af dile, istiğfar et!” (Muhammed, 19) Hadislerde onun aff u mağfiret dileği daha belirgindir: “Ey insanlar! Allah’a tövbe edip ondan af dileyiniz. Zira ben ona günde yüz defa tövbe ederim.” (Müslim, Zikir, 42)
Özellikle günahtan azade bir hayat yaşamanın tamamen imkânsızlaştığı bir çağda günahla alûde ruhları tövbeyle temizlemek, en önemli kulluk vazifemizdir. Zira Rabbimiz “sen onların içindeyken ve onlar istiğfar ettiği müddetçe, Allah onlara azap edecek değildir” buyuruyor. (Enfal, 33) Artık Efendimiz içimizde değil. Topyekûn bir ümmet olarak azaptan korunmanın istiğfardan başka yolu kalmamıştır.
4. Kur’an’da tövbeyi konuştuk. Bir de yine Kur’an’ın gündeme getirdiği nasuh tövbesi var. Nefsi muhasebe ile birlikte düşünürsek, bunun bildiğimiz tövbeden nasıl bir farklılığı söz konusu?
Nasuh kelimesi Arapça mübalağa kalıbıdır. İhtiva ettiği mananın en ziyadesini ifade eder. Lügatte bir söküğü dikmek, elbisedeki bir yırtığı onarmak, tamir etmek gibi anlamlara gelir. Istılahtaki manası ise samimiyettir. “Din samimiyettir” hadisindeki en-nasîha kelimesinin samimiyet manasını ifade etmesi de buna delildir. Peki, tövbenin nasuh olması ne demektir? Farz olan ibadetler bile zamanla özünden kopup âdete dönüştüğü gibi, tövbe de gerçek anlamını yitirip bir ağız alışkanlığına dönüşebilir. Tövbe için söylenmesi gereken sözleri telaffuz ederek gerçekten tövbe ettiği kanısı oluşabilir kişide. Dolayısıyla kişi işlediği cürmden hicap duyup Rabbi karşısında ruhen ıstırap hissetmeden sadece “estağfirullah” demekle tövbe etmiş olmaz.
Bu yönüyle nasuh, tövbenin ruhudur. Hakikatte işlediği her günahı hatırladığında kişiyi hicaptan kıvrandırmayan tövbe geçerli olmaz. Efendimizin “tövbenin alameti nedir” sorusuna “pişmanlıktır” demesi bunun en açık delilidir. Tövbe-i nasûh hulûs-i kalp ve hüsn-i niyetle kişinin pişmanlığı en derinden hissederek günahtan pişmanlık duyması ve adeta ciğeri yırtılırcasına inim inim inleyerek yakarmasıdır. İnsan ruhunu arındırıp dupduru hale getirecek böyle bir tövbe, ilahî iradeyi de devreye sokacak, rahmet-i Rahman kendisine bir daha günah işleme fırsatı tanımayacaktır.
Nefis muhasebesinin tövbeyle münasebetine gelecek olursak, muhasebe duygusu insanın sürekli kendisini kontrol etmesini, tövbe şuuru ise bu kontrol neticesinde eğer bir bozulma ve kokuşma oluştuysa, hiç tereddüt etmeden hemen geri adım atmasını sağlar. Bir türlü mensup olduğu hareketi ya da temsil ettiği ideolojiyi bırakamayan insanlar, tövbe şuuru gelişmemiş insanlardır. Onlar aynı yerde kırk yıl bulunmakla övünür, hiç değişmemekle iftihar ederler. İçlerinde bulunduğu durumdan bir kere olsun şüphe etmez, düşünce ve söylemlerini bir kere gözden geçirip öz eleştiri yapmazlar. Eleştiri elemek, elekten geçirmektir. Öz eleştiri insanın kendi duygu, düşünce ve davranışlarını elekten geçirip çürüğü sağlamdan ayırmasıdır.
Günümüzde maalesef kendini değiştirmek bir kenara, halini hiç bozmama durumu çok makbul bir durum gibi takdir edilir. Hâlbuki Efendimizin davetine en sert mukabelede bulunanların temel argümanları da buydu. Aralarında benzer bir psikoloji söz konusu. Onu dinlemeyi hiç düşünmediler, anlamaya çalışmadılar. Tek söyledikleri, atalarının üzerine olduğu şeyin mutlak hakikat olduğuydu. Peygamberin davetini reddederken de bundan başka makul hiçbir dayanakları yoktu.
Düşünün, Hz. Ömer altıncı yılda Müslüman oldu ve İslam’a girmesine vesile olan Peygamberin mucizesi Kur’an ayetleriydi. Taha suresinin ilk ayetlerini duyduğunda adeta beyninde şimşekler çakmış, kendinden geçmişti. Bu demektir ki altı yıldan beri reddettiği bir inancın ne getirdiğine, ne söylediğine bir kere olsun dönüp bakmamıştı. Bu durum, o gün Mekke’deki azılı müşriklerin tamamının ortak tavrıydı aslında. Neticede altı yıl sonra Hz. Ömer Mekke’deki önyargı duvarını yıkmıştır. Bundan dolayı ondan sonra Mekke’de Müslümanların sayısı hızla artmıştır. Hz. Ömer’e faruk sıfatının verilmesinin hikmeti de budur.
5. Buraya kadar ferdin tövbesinden bahsettiniz. Toplumsal bir tövbeden ya da mesela düşünsel tövbeden söz edebilir miyiz bugün? Bu konuda neler söylersiniz?
Güzel bir nokta. Tövbenin toplumsal boyutu vardır tabi. Tıpkı bir ferdin heva ve hevesine uyarak günah işlemesi gibi, bazen de topyekûn bir millet yoldan çıkıp yanlışa düşebilir. Bu bazen sürü psikolojisiyle, bazen toplumun tamamına tesir etmiş travmatik bir hadisenin etkisiyle, bazen genel kabule karşı koyma korkusuyla gerçekleşir. Böyle bir durumda hiç tereddüt etmeden toplu halde tövbe edip hatadan dönmek gerekir. Kur’an’da Hz. Yunus kıssası bir topluluğun karıştığı isyanı ve yine toplu tövbeyi anlatır. Bu anlamda toplumsal tövbe örneğidir Hz. Yunus kıssası: “Ne yazık ki, Yunus toplumundan başka, (bütün bireyleriyle topyekûn) imana erişen ve böylece imanının (vereceği huzur ve güvenliği) tadan herhangi bir cemaat çıkmadı henüz. (Yunus’un soydaşları) inandıkları zaman, dünya hayatında (sürüklenebilecekleri) alçalmanın, bayağılaşmanın yol açacağı acıyı ve sıkıntıyı onlardan uzaklaştırdık ve belli bir süre varlıklarını sürdürmeleri için kendilerine fırsat verdik.” (Yunus, 98)
Hz. Yunus’un kavmi gibi topyekûn bir tövbe hareketi olmasa da Emeviler dönemindeki Tevvâbûn hareketini de burada anmak yerinde olacaktır. Kısaca hatırlayacak olursak, Hz. Hüseyin’i, Emeviler’e karşı harekete geçmek için ısrarla Kûfe’ye çağıran halk, Hz. Hüseyin’in bu davete icabet ederek Kûfe’ye doğru yola çıkıp yakınlarıyla beraber Kerbela’da katledilmesine göz yumdu. Zamanla yaptıkları hatanın büyüklüğünün farkına vararak tövbe ettiler ve tövbelerinin kabul olması için Hz. Hüseyin’in intikamını almaları ya da bu uğurda ölmeleri gerektiğini insanlara anlatmaya başladılar. Kısa zamanda hatırı sayılır kitleye ulaşan ve aralarında çeşitli sahabîlerin de bulunduğu bu hareket, kendisine tövbe edenler anlamında Tevvâbûn adını verdi. Nitekim Hz. Hüseyin’in intikamını almak için gerçekleştirilen bu ilk önemli teşebbüs, kanlı bir şekilde sonlandırıldı. Hz. Yunus’un kavminden farklı olarak bu hareketin siyasi bir yönü de bulunmaktadır. Toplu olarak yaptıkları hatanın farkına vararak tövbe etmeleri ise iki kavmin de ortak noktasıdır.
Bunun dışında düşünsel tövbeden de bahsetmek mümkündür. Tarih, toplum ve tabiatın etkisinden çıkarak salt hak arayışı insanı en sonunda gerçeğe götürecektir. Yine de gerçeğin keşfi yeterli değil. Hak tecelli ettikten sonra hakka tabi olmak, tövbe bilincinin gelişmiş olmasıyla doğrudan alakalıdır. Bir insan hakikati keşfetse ya da bütün çıplaklığıyla hakikat tecelli etse, eğer tövbe bilinci gelişmemişse, o güne kadar söyledikleri ve yaptıklarını elinin tersiyle bir kenara iterek, “ben hakka tabi oluyorum, zira hak tabi olunmaya en müstahak olandır” demediği müddetçe hakkın kişiye hiçbir faydası olmayacaktır. Roger Garaudy’in tabiriyle, bir nehir denize doğru aktığında, kaynağına ve fıtratına sadık kalır.
Söz konusu hakikat arayışı ve fikrî çaba son derece önemlidir. Ancak yola koyulmuş bir insan düşebilir. Düşmek aynı zamanda yürüdüğünün de delilidir. Yola koyulmayan düşemez. Bir şey yapmayan hata da yapamaz. Hata yapmak iş yapanlara mahsus bir durumdur. Peygamberin günde yüz defa istiğfar etmesinin bir anlamı da peygamber olmasına rağmen sürekli korku ve ümit arasında olmasıdır. Kendinden emin olmama halidir bu. Tabi buradan ümitsizliğin tehlikesini fark ediyoruz. Öyle ya şeytanın tövbe eden bir insana günah işletmedeki asıl maksadı, günah işledikten sonra insanın ruhuna arız olan ümitsizlik hali yani kendinden ümit kesmesidir. Her defasında tövbe etmesine rağmen yine günah batağına düşen kişi, bir vakit sonra “daha düzelmem ben” deme noktasına gelirse, işte şeytanı günah işletmedeki asıl hedefine ulaşmış olur. Merhum Akif ne güzel demiş: “Yeis öyle bir bataktır ki düşersen boğulursun. Azmine sarıl sımsıkı, bak ne olursun!”
- Yusuf Karadavî ile İctihad ve Tecdid Üzerine - 12 Eylül 2020
- Sosyal Medya Üzerine Muhammed Yazıcı Hoca ile Söyleşi - 12 Eylül 2020
- Prof. Dr. Metin Özdemir ile Eş’ari Kelam Sisteminin Eleştirisi Üzerine - 12 Eylül 2020



