e-Medrese

İslam Hukukunda Ehliyet Arızaları

Ehliyet Arızaları

EHLİYET ARIZALARI

Her insan hayatta olduğu sürece kural olarak tam vücub ehliyetine sahiptir. Bu sebeple ehliyetin daralması veya kalkması gibi durumlar eda ehliyeti için söz konusu olur. Eda ehliyeti akıl ve temyize dayandığından bunları etkileyen her durum eda ehliyetini de etkilemiş olacaktır. Ehliyet arızaları, kaynağına göre semavi ve mükteseb olmak üzere iki kısma ayrılır:

A-SEMAVİ ARIZALAR

Gerçekleşmesi insanın elinde olmayan arızalardır. Bunlar küçüklük, cünun, ateh, bayılma, uyuma, unutma, hayız, nifas, hastalık, ölüm ve köleliktir.

-Küçüklük: Temyiz öncesi dönemde çocuk eda ehliyetinden tamamen yoksundur. Temyiz sonrası dönemde ise eksik eda ehliyetine sahip olur.  Ancak henüz tam eda ehliyetine sahip olmadığı için namaz, oruç gibi ibadetlerle yükümlü değildir. Birisini öldürmesi halinde çocuk için kısas söz konusu olmaz, fakat diyet ödemesi gerekir. Öldürdüğü kişinin, murisi olması durumunda çocuk mirastan mahrum bırakılma cezasına da muhatap olmaz. Ancak küfür ve kölelik, çocuğun miras ehliyetine mâni kabul edilmiştir.

-Cünun: Delinin hiçbir şekilde eda ehliyeti yoktur. Hiçbir ibadetle yükümlü değildir. Fakat mecnun diyet ve tazmin gibi kul haklarından sorumlu olur. Yani başkalarına verdikleri zararları tazmin ile sorumludur. Çünkü kural olarak kul hakları niyabeti kabul eder.

Cünun-ı mutbık, uzun süreli delilik hali olarak tanımlanır. Cünun-ı gayr-ı mutbık ise böyle olmayan cünun durumunu ifade eder. Böylesi sürekli olmayan cünun durumunun ibadetlere etkisi şöyledir: Cünun, bir gün bir geceden az sürerse bu sürede kılınmayan namazların kaza edilmesi gerekir. Bir günden uzun olduğunda namazların kaza edilmesi gerekmez. Cünun Ramazan ayının tamamında devam ederse orucun kaza edilmesi gerekmez. Ancak Ramazan ayı içerisinde herhangi bir vakitte iyileşme gerçekleşirse, kişinin tüm ayın orucunu kaza etmesi gerekir. Cünun bir yıl sürerse, mecnunun malından o yılki zekât yükümlülüğü düşer.

-Ateh (Akıl Zayıflığı veya Bunama): Yaşlılık veya bazı hastalıklar sebebiyle aklın sağlıklı bir şekilde kullanılamaması durumudur. Bu durumdaki kişi matuh olarak adlandırılır. Matuh, anlayışı kıt, söz ve davranışları tutarsız ve işlerinde tedbiri eksik kişidir. Matuh kişiler, mümeyyiz çocuk hükmünde olup ibadet ve ceza ehliyetine sahip değildirler. Mal ve mala ilişkin tasarrufları velisinin denetimine tabidir. Matuh, mümeyyiz çocuk gibi kendiliğinden mahcurdur. Dolayısıyla tasarruflarını kısıtlamak için ayrıca mahkeme kararına gerek yoktur.

-Bayılma: Eda ehliyetini kaldırdığı için bu esnada söylenen sözlere herhangi bir hüküm bağlanmaz. Ancak baygın kişi birinin üzerine düşerek ölümüne veya yaralanmasına yol açarsa tazminle yükümlü olur. Hanefilere göre uzun süreli bayılma durumunda, yani baygınlık süresinin beş vakit namazın vaktinden fazla sürmesi durumunda, namazın kazası gerekmez. Bu şartı aramayan Maliki ve Şafiilere göre bir vakit de olsa baygın kişi namazı kaza etmek zorunda değildir. Hanbelilere göre ise bayılma ne kadar uzun sürerse sürsün namazın kaza borcunu düşürmez. Baygınlık sebebiyle tutulamayan oruçların kaza edilmesi gerekir. Hatta Ramazan’ın tamamında baygın kalsa bile kişi, tüm Ramazan’ın orucunu kaza eder.

-Uyuma: Kişiye vacip olan şeyler uykuda olması durumunda da vacip olur. Fakat o vacibi uyandıktan sonra yerine getirmesi istenir. Kişinin bu durumda Müslüman olma, dinden dönme, talak, ıtk ve satım gibi konulara ilişkin olarak söylediği sözler muteber olmaz.

-Unutma: Allah haklarından vücuba aykırı değildir. Dolayısıyla namaz kılmayı unutan kişi namaz emrine muhatap olmaktan çıkmaz ve bu kişinin unutarak kılamadığı namazı kaza etmesi gerekir. Kul hakları konusunda ise unutma bir mazeret teşkil etmez. Unutma sebebiyle başkasına zarar veren kişi tazminle yükümlü olur.

-Hayız ve Nifas: Ehliyeti ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla bu durumdaki kadın esas itibariyla ibadetlerle mükelleftir. Ancak namaz ibadeti için taharet şart olduğundan ve bu durumdaki kadının temizlenmesi doğal olarak mümkün olmadığından edanın vacipliği hükmü düşer. “Hayız gören kadın bu esnada namaz ve orucu terk eder.” Kadının hayız ve nifas halinde kılamadığı namazları kaza etmeyeceği fakat tutamadığı oruçları kaza etmesi gerektiği hükmü ilgili hadis ve icmâ ile sabit olmuştur.

-Hastalık: Hastanın bütün hukuki tasarrufları geçerlidir. Ancak ölüm hastalığı (maraz-ı mevt) alacaklıları ve varisleri korumak üzere hakkın korunmasına ilişkin olacak ölçüde hacri gerektirir.

-Ölüm: Kişinin ölmeden önce üzerinde borç olan zekâtın bile terekesinden verilmesi gerekmez. Çünkü ibadetin edası için ihtiyar şarttır. Ölünün ise ihtiyarı yoktur. Bununla beraber zekâtı vaktinde vermemiş olmanın günahı baki kalır. İmam Şafii’ye göre ise ölünün zekât borcunun varisleri tarafından ödenmesi gerekir.

-Kölelik: Kölelik canın korunmuşluğu kuralına etki etmez. Bu sebeple Hanefilere göre köleyi öldüren kişiye de kısas uygulanır. Kölelik, namaz ve oruç gibi mali yönü bulunmayan ibadetlere ilişkin mükellefiyeti düşürmez. Ancak köle bir mal sahibi olmaması sebebiyle mali yönleri bulunan zekât ve hac gibi ibadetler ile sorumlu değildir.

B-MÜKTESEB ARIZALAR

Gerçekleşmesinde insanın rolünün bulunduğu arızalardır.

-Cehalet: Bilmezlik durumu olup sadece bir şeyin mahiyetini bilmemekle sınırlı ise buna cehl-i basit denir. Fakat kişi bir şeyin mahiyetini bilmediği gibi bir de bunun zıttına inanıyorsa buna da cehl-i mürekkep denir. Bir ehliyet arızası olması itibarıyla bilmezlik üç kısımdır:

a-Mazeret ve Şüphe Oluşturmaya Uygun Olmayan Bilmezlik: Bu kısımda yer alan bilmezlik ahirette sorumluluğu kaldıracak bir mazeret teşkil etmediği gibi dünyada had ve kefareti düşüren bir şüphe olmaya da elverişli değildir.

-Kâfirin bilmezliği: Allah’ın varlığını gösteren deliller apaçık olduğu ve insan, aklıyla Allah’ı bulabilecek donanıma sahip olduğu için küfrün bir mazereti yoktur.

-Bidatçinin bilmezliği: Bu kapsamda yer alan bilmezlik de ahirette mazeret teşkil etmez. İnat söz konusu olmayıp tevil bulunduğu için bidat ehlinin bilmezliği, kâfirinkilere göre daha hafiftir.

-İsyancının bilmezliği: Bozuk veya hatalı bir teville devlet başkanına karşı gelen kişinin bilmezliği böyledir. Bu kişilerin bilmezliği, bidat ehlininkine göre daha hafiftir. Bu bilmezliğin daha hafif görülmesinin sebebi Hz. Ali’nin Hariciler hakkında “Bize karşı çıkan kardeşlerimiz” tabirini kullanmış olmasıdır. İçtihadında Kitap’a, maruf sünnete ve icmâya muhalefet eden veya bunlara aykırı garip bir hadisle amel eden kişinin cehli de bu kapsamda değerlendirilir. Bilerek besmelesiz kesilmiş hayvanın etinin helal sayılması böyledir.

b-Mazeret ve Şüphe Olmaya Elverişli Bilmezlik: Bu tür bilmezlik ahiret sorumluluğu açısından bir mazeret, dünya hükümleri konusunda ise had ve kefaretleri düşürecek bir şüphe olmaya uygundur. Mesela kan aldıran kişi kan aldırmanın orucu bozacağı zannıyla yiyip içse kefaret gerekmez. Unutarak bir şey yiyip içen kişinin orucunun bozulduğu zannıyla yiyip içmeye devam etmesi de böyledir.

Diğer bir örnek de Darü’l harpte yaşarken Müslüman olup Müslüman ülkesine gelen kişinin haram olduğunu bilmeyerek şarap içmesidir. Darü’l harpte yeni Müslüman olan kişinin şarabın haramlığı konusunda bilgi sahibi olmaması durumu onun açısından bir mazeret kabul edilir ve ona şarap içme haddi uygulanmaz. Ancak Müslüman olan zimminin durumu bundan farklıdır. Zimmi Müslümanlarla birlikte yaşadığı için Müslüman olduktan sonra şarap içecek olsa, şarabın haram olduğunu bilecek durumda olması sebebiyle cezalandırılır. Darü’l harpte yaşarken Müslüman olup Müslüman ülkesine gelen kişinin haram olduğunu bilmeyerek zina etmesi durumu farklıdır. Çünkü zina bütün dinlerde haramdır.

c-Mazeret Sayılmaya Elverişli Bilmezlik: Buna İslam ülkesi olmayan bir yerde Müslüman olup orada kalan kişinin cehli örnek verilebilir. Bu durumda olan kişinin şer’i hükümleri bilmemesi bir mazeret sayılır. Çünkü ibadetlerin vücub şartı, bunların farz olduğunu hakikaten veya hükmen bilmektir. Bu durumda kişi namaz kılmadan ve oruç tutmadan seneler geçirse, namaz ve orucun farziyetini öğrendikten sonra bunları kaza etmesi gerekmez.

-Sarhoşluk: Mubah yolla olan sarhoşluk, talâk ve ıtk da dâhil bütün hukuki tasarrufların sıhhatine mâni olur. Ayrıca böyle bir sarhoşluktan dolayı şarap içme cezası uygulanmaz. Tedavi amacıyla afyon ve benzeri gibi bir madde kullanmakla ya da ikrah veya zaruret sebebiyle şarap içmekle oluşan sarhoşluk, mubah yolla olan sarhoşluk kısmına girer. Haram yolla olan sarhoşluk ise ittifakla hitaba aykırı değildir ve ehliyet, ortadan kaldırmaz. Bu sebeple şer’i hükümler sarhoşu bağlar.

Sarhoş, o durumda kılamasa bile namaz emrine muhataptır. Yine sarhoşun boşama, köle azadı, satım ve ikrar gibi hususlardaki sözleri geçerlidir. Sarhoşun dinden dönmesi ise istihsanen sahih görülmemiştir. Ayrıca zina gibi sırf had suçlarına ilişkin ikrarları da geçersiz sayılmıştır.

Şafiilere göre unutanın, mecnunun ve işittiği halde anlamayanın mükellef tutulması mümkün olmadığı gibi sarhoşun mükellef tutulması da muhaldir. Bununla birlikte İmam Şafii, sarhoşun boşamasını kabul etmektedir. Ona göre sarhoşun boşamasının geçerli oluşu ve bu haldeyken sebep olduğu zararları ödemesinin lâzım gelişi, hükümleri sebeplere bağlamak kabilindendir.

-Hezl (Ciddiyetsizlik): Bu ciddiyetsizlik, bir söz söyleyip o sözün anlamını ve hükmünü kastetmemekle gerçekleşir. Buna göre satım ve icare gibi feshi mümkün akitlerde hezl dikkate alınır ye böyle bir akit, fasit hükmünde olur. Nikâh, talak, yemin, ıtk ve nezr gibi feshe elverişli olmayan tasarruflarda ise hezl dikkate alınmaz. Dolayısıyla bu konulardaki irade beyanı hezl olmaksızın yapılmış kabul edilir ve tasarruf sahih olur. Yani bu türden tasarruflara ilişkin bir söz, şaka olarak söylense bile gerçek sonuç doğurur. Bu sonuncu hüküm bu yönde varid olan “Üç şeyin şakası da ciddisi de ciddidir: Nikâh, talâk ve ıtk.” hadisiyle de temellendirilir. Şafii mezhebindeki sahih görüşe göre ise hâzilin nikâh ve talâk dışında satım gibi diğer sözlü tasarrufları da geçerli olur.

Usulcüler, küfrü gerektiren bir sözü hezl olarak söylemenin istihfaf anlamına geleceğini ve küfrü gerektireceğini söylemişlerdir.

-Hata: Allah hakları konusunda bir ölçüde mazeret kabul edilse de kul hakları konusunda mazeret teşkil etmez. Mesela birinin malına hataen zarar vermek tazmin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. İçtihat kaynaklı hata durumunda Allah hakkının düşmesinin örneği, kıbleyi belirleme konusunda içtihat edip kıbleyi tutturamayan kişinin namazının sahih olmasıdır.

-İkrah: Etkisine göre ikrah-ı mülci (tam ikrah) ve ikrah-ı gayrı mülci (eksik ikrah) olmak üzere iki türlüdür:

İkrah-ı mülci, canın veya bir uzvun telefini içeren ikrah olup rızayı yok, ihtiyarı ise ifsat eder. Dolayısıyla ihtiyarı yok etmez, fakat zedeler.

İkrahı-ı gayrı mülci ise uzun süre hapsetme veya dövme tehdidi içeren ikrah olup rızayı yok etmekle birlikte ihtiyarı ifsat etmez.

Ehliyetin temeli olan akıl ve buluğ tam olarak bulunmaya devam ettiği için ikrah esasen hitaba ve ehliyete aykırı bir durum değildir. İkrahın etkisi açısından haramlar dört türlüdür:

1-Hiçbir Şekilde Kalkmayan ve Ruhsat Söz Konusu Olmayan Haramlık: Bir kadınla zina etmenin ve birini öldürmenin haramlığı böyledir. Yani kişi ölüm tehdidi altında olsa bile zina edemez ve birini öldüremez.

2-Asıl İtibarıyla Kalkması Düşünülebilen Haramlık: Şarabın, meytenin ve domuz etinin haramlığı böyledir. İkrah-ı mülci bu tür haramları mubah kılar. Öyle ki ikrah durumunda bunların mubah olacağını bildiği halde yememekte direnen kişi günahkâr olur. İkrah-ı gayrı mülci durumunda ise bir zaruret olmadığı için bu şeyleri yemenin haramlığı devam eder. Fakat yine de bir şüphe olduğu için böyle bir ikrah sonucu şarap içene had uygulanmaz. Buna mukabil, mülci olmayan bir ikrahla mesela hapis tehdidiyle birini öldürmeye zorlanan kişi bunu yapacak olsa ona kısas uygulanır.

3-Kalkması Düşünülemeyen Fakat Ruhsata İhtimali Bulunan Haramlık: Küfür kelimesini dil ile söylemenin haramlığı böyledir.

4-Hak Sahibinin İzin Vermesiyle Kalkması Düşünülebilmekle Birlikte İkrah Sebebiyle Kalkmayan Ancak Ruhsat İhtimali Bulunan Haramlık: Zarurette kalmış kişinin, başkasının malını almasının haramlığı buna örnektir. Şöyle ki başkasının malına el uzatmak haram olmakla birlikte bu kişi kendi malını kullanmaya izin vermesi durumunda bu haramlık ortadan kalkmaktadır. Mal sahibi izin vermemiş olsa bile zaruret durumunda kalan kişinin başkasının malını almasına ruhsat verilmiştir.

İkrah bulunduğunda bu kısımda yer alan işlerin yapılması ruhsat olduğu için bunları yapmayıp ölen kişi şehit olur. İkrah altında kalan kişinin, zorlandığı şeyi yapması, zorlandığı şeyin mahiyetine göre ya farzdır ya haramdır ya mubahtır ya da ruhsattır.

-Meyte yemeye zorlanan kişinin ondan yemesi farzdır. Yememekte direnip öldürülecek olsa bundan dolayı ceza görür. 
-Zinaya veya adam öldürmeye zorlanan kişinin bunları yapması haramdır. 
-Oruç bozmaya zorlanan kişinin orucu bozması mubahtır.
-Küfür kelimesini söylemeye zorlanan kişinin bunu söylemesi ise ruhsattır.

-Sefeh: Kişinin kendi malından tasarrufta bulunması, satım yapması, başkalarına iyilikte bulunması asıl itibarıyla meşru olsa da harcamada makul sınırı aşarak israf etmesi haramdır. Bu sebeple sefihin kendi malı üzerindeki tasarrufu bazı açılardan engellenmiştir. Yani sefih, lehine ve aleyhine olan bütün şer’i hükümlerden sorumludur. Sefih olarak buluğa eren kişiye ilgili ayet gereği malları verilmez: “Allah’ın, sizin için geçim kaynağı yaptığı mallarınızı sefihlere vermeyin. O mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel nasihat edin.”

-Yolculuk: Yolculuğun sağladığı kolaylıklardan bazıları şunlardır: Dört rekâtlı namazlar iki rekât olarak kılınır, Ramazan orucunun ertelenmesi mubah olur, Cuma namazı kılmanın farziyeti, bayram namazı kılmanın ve kurban kesmenin vacipliği düşer, mest üzerine mesh süresi bir günden üç güne çıkar.

Sefer ihtiyari işlerden sayıldığı için oruçlu olarak sabahlayıp sonra sefere çıkan kişinin niyetlendiği orucu bozması mubah görülmemiştir. Ancak yine de bozacak olursa iftarı mubah kılan yolculuk durumu bir şüphe sayılır ve kefaret gerekmez. Hastalık ve hayız durumu ise bundan farklı olup niyetlendikten sonra hastalanan kişi orucunu bozabilir. Hayız gören kadın ise orucunu bozmak zorundadır. Sefer hükümleri, kişinin bulunduğu şehirden çıkmasıyla başlar. 

Bu makaleyi okuyanlar için tavsiye yazı: “Istıslah Nedir?

Kaynaklar

Bardakoğlu, Ali. “İkrah”, DİA
Bakkal, Ali. “Maraz-ı Mevt”, DİA
İslam Hukuk Usulü, Yunus Apaydın, Bilay Yayınları, 2018.
Fıkıh Usulü, Abdullah Kahraman, Rağbet Yayıncılık, 2016.

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

eMedrese bir İlmiye Vakfı projesidir.