Din Nedir Kitabı ve Tolstoy
Din nedir, kitabının ilk bölümünde çok kısa bir şekilde tarih içersinde dinde gerçekleşen değişimden bahsediliyor. Son yüzyıllarda kutsalın sorgulanması ile dinin menşei hakkında getirilen birkaç görüş veriliyor. Ve özellikle pozitivizm eleştiri konu ediliyor. Pozitivizmi eleştirirken haliyle Tolstoy’un bilime bakış açısını da öğrenmiş oluyoruz. Şu cümlelerde ifade ediyor Tolstoy düşüncesini; “bilim denilen şey tesadüfî, birbirinden tamamen kopuk, çoğu kez hiçbir fayda taşımayan ve tartışmasız hakikati sunamamakla kalmayıp çoğu kez ham hayaller sunan, bugün hakikat diye ilan edilip yarın reddedilen bilgi parçacıkları.” (syf.9)
Bunun yanında Berthelot’un bilimi din olarak görmesini tıpkı kilise dinine benzetiyor. Yani iki tarafta da inanılacak esasların temelsizliğinden dem vuruyor ki bu bence tutarsız bir görüş. Zira din dogmaları ile bilimsel verileri bir birinden ayıran en temel hususlardan biri, bilimsel verilerin ‘doğrulanmış doğru inanç’ olması yani bilgi temeline oturmasıdır. İkinci bölümde ise yine oldukça yüzeysel bir şekilde dinin toplum içerisindeki konumundan bahsediliyor. Dinin rasyonel toplumlara ait bir sistem olduğu ve irrasyonel kişi ve toplumların dinsiz yaşayabileceğinden bahsediyor.
Hayvanlar ve içgüdüsel hareketleri ile insanın aklı kıyaslanıyor bu bölümde. Ve bölümün sonunda Tolstoy’un din tanımı ile karşılaşıyoruz; “İşte, insanın kendini parçası hissettiği ve davranışları için yol gösterici ilkeler çıkardığı o bütünle kurduğu ilişkidir. Ve bu yüzden, din akıl sahibi insanlığın asli ve vazgeçilmez bir şartı olagelmiştir.” (syf.12) Üçüncü bölümde farklı din tanımlarından bahsediliyor. 7 tane filozofun din hakkındaki görüşlerini verdikten sonra çeşitli din mensubu kimselerin ağızlarından kendi dinlerini yorumluyor. “Yahudi sonsuzla ilişkisini şöyle anlatmıştır; bütün kavimler arasından Allah’ın seçtiği bir kavmin üyesi olarak, Allah’ın kavmimle yaptığı akite uygun hareket etmeliyim.” (syf.14)
Dördüncü bölümde ise dinlerin zaman içerisinde geçirdiği evrimden ve her dinin insan eşitliğini savunduğundan bahsediliyor. Din sosyolojisinde ‘organizmacı’ diğer tanımıyla ‘evrimci’ denilen bakış açısıyla karşılıyor bizi Tolstoy ve dinlerin serüvenine dair şunları söylüyor bize; “bütün canlılar gibi, din de doğar, gelişir, yaşlanır, ölür ve yeniden doğar. Daha önceki biçimlerinden daha mükemmel biçimlerde doğar. Büyük bir gelişme döneminin arkasından, din daima bir çöküş ve ölüm dönemine girer ve bu dönemi de genellikle öncekinden daha makul ve tutarlı bir dini itikadın doğum ve oluşum dönemi izler. Bu gelişim, ölüm ve yeniden doğum dönemleri bütün dinlerde hep yaşanmıştır.” (syf.16)
Bu tanımdan sonra dinlerin getirdiği eşitliğe dair şunları söylüyor Tolstoy; “bütün insanların eşitliğinin kabulü, bütün dinlerin asli ve zaruri özelliğidir.” (syf.16) Beşinci bölüme “Din ve Yozlaşma” başlığını atacak olursak hata etmiş olmayız. Bu bölümde Tolstoy ilk olarak insanı harekete geçiren üç etkenden bahseder. Akıl, duygu ve telkin. Telkinden kastı insanları bir şeyler yapmaya sevk eden sistemlerdir. Dini bunlardan biri olarak görür. Ve dinin yozlaştıkça telkinlerin kuvvetlendiğini ve telkinler kuvvetlendikçe de akıl ve duygunun daha arka planda kaldığını iddia eder.
Dinin yozlaşmasında etkili üç sebebin olduğunu iddia eder Tolstoy. Bu düşüncesini şu cümlelerle ifade eder; “bütün inançlarda insanların, kadim dinleri yozlaştıran bütün sapıklıkların temeli sayılabilecek şu üç akideye inandırılması şart koşulmuştur. Birincisi, insan ile tanrı ya da tanrılar arasında aracılık yapabilecek özel kimseler vardır; ikincisi, aracının söylediği şeylerin hakkaniyetini ispatlayan ve tasdik eden mucizeler gösterilmiştir ve gösterilmektedir; üçüncüsü, Tanrıda tanrıların şaşmaz iradesini ifade eden sözlü ya da yazılı halli sözler vardır ve bunlar kutsal olup yanlışlıkları düşünülemez.” (syf.20)
Diğer bölümde ise bu yozlaşma aşamalarını biraz daha detaylı inceler. Örneğin Hıristiyanlık öğretisinde Allah ile kul arasına aracı konulmaması gerektiğine dair malumat bulunmasına rağmen din adamları kastının kurulmasını, kilisenin kuruluşu ile ilişkilendirir. Daha sonra din adamlarının eleştirilmezliği ve din adamları kastını teyit eden İncil ayetleri v.s.
Yedinci bölümde tek kelime ile ‘İman’dan bahsediyor diyebiliriz. Hıristiyanlık öğretisinde Aziz Paul’a atfedilen iman tanımını eleştirir ve kendi iman tanımını paylaşır. Tolstoy’a göre iman şu demektir; “iman ne ümit ne de itimattır ama belli bir manevi haldir. İman, insanın dünyadaki konumunun belirli bir manevi halidir. İman, insanın dünyadaki konumunun onu belli hareketleri yapmaya mükellef kıldığına ilişkin farkındalığıdır.” (syf.25) Aynı bölümde Tolstoy dini şöyle tarif eder; “tek bir fark dışında iman, din ile aynı şeydir: Din kelimesiyle kendi dışımızda gözlemlenen bir olguyu kast ederiz, buna karşılık iman dediğimiz şey ise bu olgunun içimizde tecrübe edilmesidir.” (syf.26)
Bu bölümde Tolstoy kısaca tarihte insanın çekmiş olduğu eziyet ile bugünü kıyas ediyor. Geçmiş dönemlerde büyük katliamlar yapmış olan Cengiz Han, Atilla, Neron gibi şahsiyetlerin dahi bugün insana yapılan zulmü görseler hayret edeceklerinden bahsediyor. Devamla kendisinden sonra kavramlaştırılmış olan ‘Sosyal Darwinizm’den söz ediyor. Biyolojik olarak ortama uyum sağlayan canlının sosyal anlamda da ortama uyum sağlayarak yaşamını sürdürebildiğini söylüyor. Roma’nın, bütün dinlerle bağlarını koparttığında dünyayı fethettiğini ve bugün de Hıristiyan kavimlerin aynı şeyi aynı ölçekte yaptığını iddia ediyor. Tarihin hiçbir döneminde insanlığın bu kadar hayvanlaşmadığını şu cümlelerle ifade ediyor; “fakat yine şüphesiz ki, tarihin hiçbir döneminde, giderek canavarlaşan şimdiki Hıristiyan dünyamızdaki kadar ahlaksız, insanın hayvani ihtiraslarına hiçbir kısıtlamanın getirilmediği bir hayat yaşanmadı.” (syf.31)
Dokuzuncu bölümü ise Hıristiyan dünyasına yaptığı küçük bir eleştiri ile kapatıyor. Tekvin Kitabının altıncı bölümünde geçen Tufan Hadisesi’nde insanlığın kendilerine verilen ruhu nefsaniyetleri uğruna harcamaları sebebiyle cezalandırıldıkları yazılır. 950 yıl olan insan ömrünün bu hadise sebebiyle 120 yıla indirildiğinden bahsedilir. Tolstoy’un getirdiği eleştirisi ise şudur; mademki bahşedilen ruhun nefsaniyet namına kullanılması sebebiyle insanlık büyük bir azaba uğradı, yine bu sebepten uğrayabilir. Dolayısıyla halen Hıristiyanlık dünyası niçin bu ruhu heva, heves ve ihtiraslarına ulaşmanın bir aracı olarak görmektedir?
Onuncu bölümde kısaca dinin gerekliliğine dair bir şeyler söylemektedir. Şöyle ki; insanın din olmazsa sürekli duyguları ile hareket edeceği ve bu meydana gelen harekete akli bir kılıf uyduracağından bahseder. Mesela; bir din mensubu zinanın haram olduğunu bilir. Ve bu konu üzerine felsefe yapmadan zinadan uzak durur. Fakat bir din mensubu olmayan kimse zina eder. Ve üzerine akli bir kılıf uydurmaya çalışır. Sağlık, hobi, ihtiyaç vs. Bu akli kılıfı uydurmaya çalışırken de birçok kere kendisiyle çeliştiğini ve tutarlı bir sebep bulamadığını iddia eder.
On birinci bölümde yazar bilimlerin çok detay konularla uğraşıp asıl meseleleri es geçtiğini söylüyor. Mesela; ne yapmalıyız sorusunu cevaplamadığı ya da her daim ezilen bir sınıf olan işçi sınıfının bugüne kadar nasıl geldiğini cevaplamaya çalışmadığını söylüyor. Bunun yanı sıra bilim ve teknolojinin gelişmesi ile dinden uzaklaşıldığını ve bu gelişmelerin neye yaradığını şu cümlelerle ifade ediyor; “bütün bunlara ilaveten, teknoloji ve tıp gibi uygulamalı bilimler, yol gösterici dini bir ilkeden mahrum oldukları için makul gayelerinden uzaklaştırılarak yanlış bir istikamet benimsiyorlar. Bu açıdan teknolojinin tamamı çalışan kitlelerin yükünü azaltmayı değil, zengin sınıfların istediği ilerlemeleri amaçlıyor; böylece zengin ile fakir, efendi ile köle arasındaki ayırımı derinleştiriyor. Eğer bu buluş ve ilerlemelerden bazı nimetler, bazı küçük kırıntılar çalışan sınıfların hissesine düşüyorsa bu, o insanlar düşünüldüğü için değil, sadece buluşların mahiyetleri icabı onlardan uzak tutulamadığındandır.” (syf.42)
On ikinci bölüme net bir başlık koyamadım ama konusu diğer konulardan pek farklı değil. Yine yozlaşan din ve artan itaat ve hiptonik etkiden söz ediliyor. On üçüncü bölümde dini dogmalar ve bilimin uyuşmazlığı; bunun neticesinde kafası karışık veya dinsizliği maneviyatın aslı zanneden nesillerden bahsediliyor. Mesela; teslis, komünyon, İslam’da miraç hadisesi gibi dogmalar daha küçücük yaşlarda küçücük beyinlere yerleştiriliyor. Daha sonra bu dogmalar akla yani bilime ters düştüğünde neye inanıp inanmayacağını bilmeyen veya sadece aklı temel kabul eden nesiller türüyor. Hâlbuki din demek o dogmalar demek değildir.
Din demek o dogmalar demek değilse; Din Nedir? İşte Tolstoy bu soruyu hemen bir sonraki bölümde açıklığa kavuşturuyor. İlk olarak Tolstoy dünya var olalı beri hala evrensel dini ilkelerin tespit edilemediğinden dem vurur. Ve kendi dini konumunu şu cümlelerle açıklar; “bize göre, hakiki din, harici suretleri değil temel ilkeleri itibari ile Brahmanizm’e Konfüçyusçuluğa, Taoculuğa, Yahudiliğe, Budizm’e hatta İslamiyete uyan ilkleri itibari ile Hıristiyanlıktır.” (syf.53) Daha sonra dinde temel ilkenin Allah inancı olduğundan bahseder. Bu ilke kitabın 53. sayfasında açıklanmaktadır. Uzun olduğu için buraya almayacağım fakat sayfa 53’te bahsettiği ilkeyi hemen arka sayfada iki satırda özetler ve şunu der; “din insanın her şeyin menşei (Allah) ile ilişkisinin, bu ilişkinin sonucunda edinilen gayenin (iyilik, sevgi vs.) ve bu gayenin sonucu olan davranış kurallarının (yardımlaşma, hoşgörü vs.) tanımıdır.” (syf.54)
On beşinci bölümde ise az önce bahsettiği dinin öneminden bahsetmektedir. Dinin olmayışının sadece dünyadaki kaosu tetikleyeceğini iddia eder. “İnsan hayatının kanunu şudur; gerek ferdin gerekse toplumun hayatının ıslahı, ancak ve ancak deruni ve manevi tekamülle mümkün olur.” (syf.57) “Bir kısır döngü söz konusu; dinin yokluğu şiddete dayalı hayvani hayatı doğuruyor; şiddete dayalı hayvani hayat hipnotik etkiden kurtulmayı ve hakiki dini benimsemeyi git gide imkânsızlaştırıyor. Ve bu yüzden insanlar zamanımızdaki en tabii, en gerekli ve en mümkün şeyi yapmıyorlar, yani din süsü verilmiş olan aldatmacayı yıkıp, hakikati benimsemiyor ve onu yaymıyorlar. (syf.57) On yedinci bölümde insanlığın kurtuluşunun dinde olduğundan bahsedilmektedir. Ve Tolstoy bu düşüncesini çok kısa bir şekilde şöyle ifade eder; “din, insan ile ebedi hayat ve Allah arasında akla ve çağdaş bilgiye uygun olarak kurulan ve insanlığı mukadder hedefine sevk eden bir ilişkidir.” (syf.62)
Din ve Ahlak adlı bölüm Tolstoy’un Alman Ahlaki Kültür Derneğinin sorduğu iki soruya binaen kaleme aldığı yazıdır. Sorular şunlardır; Din kelimesinden anladığınız nedir? Anladığınız şekilde dinden bağımsız bir ahlak anlayışı olabilir mi? Tolstoy bu bölümün ilk yarısında din üzerine yapılan yorumları üç başlıkta ele alarak eleştiriyor. Tolstoy’un sınıflandırması şöyledir:
a- Din hakiki vahiy ve bu vahyin sonucu olarak Allah’a kulluktur.
b- Din, bir hurafe inanışlar toplamı ve bu hurafe inanışlardan çıkan hurafe tapınma biçimleri.
c- Din, zeki insanların hem rahatları hem de sıradan kitlelerin tutkunlarını dizginlemek ve onları yönetmek için geliştirdiği bir önermeler ve kurallar bütünü.
Tolstoy din için yapılan bu tanımların hiç birini kabul etmez. Her birini eleştirir. Ve son olarak kendi din tanımını yapar. “din insanın kendisiyle sonsuz, sınırsız kâinatla ve onun menşei ve ilk sebebiyle kurduğu ilişkidir.” (syf.76) Bu bölümün ikinci kısmında da ikinci soruya cevap verir Tolstoy ve ahlakın dinden ayrılamaz bir şey olduğunu söyler. Ona göre üç türlü ahlak biçimi vardır:
a- Şahsi ahlak; kişinin tamamıyla kendi mutluluğunu düşündüğü ve bunun için çalıştığı ahlak biçimi.
b- Toplumsal ahlak; kişinin bir toplum yani devlet, millet, cemaat uğruna kendini feda etmesi.
c- Tanrı ahlakı; bu da kâinatın menşeinin iradesini tanımaya ve onu ifa etmeye çalışmaktır.
Tolstoy’a göre ilk iki ahlak tipi tamamıyla anlamsızdır. Çünkü o tip ahlak anlayışlarını temellendirirken birçok çelişki meydana çıkar. Ve bu tip anlayışların Tanrı ile hiçbir ilişkisi yoktur. İnsan sonuçta yine kendi menfaati için çalışır. Bölümün sonuna doğru diğer bölümlerde de yaptığı gibi Sosyal Darwinizm’i eleştirir. En bariz örnek olarak Hinduizm’in, Budizm’in doğal hayattaki kanunların insan hayatına uyarlanamaz olması sebebiyle çıktığından bahseder. Ve son zamanlarda doğa kanunlarının sosyal hayata uyarlanmazlığını eleştirenlerin “kâinatın hükümdarının” egemenliğini teyit ettiklerini söyler.
Tolstoy dinsiz bir ahlak sistemini; köksüz bir şekilde koparılıp tekrar toprağa gömülmek isteyen bir bitkiye benzetir. Tıpkı o bitkinin yeşermeyeceği gibi dinsiz ahlak anlayışının da topluma fayda sağlamayacağını iddia eder. “Din, insanın kendine özgü şahsiyeti ile sonsuz kâinat arasında kurduğu belirli bir ilişkidir. Ahlak ise bu ilişkiden doğan sürekli bir hayat düsturudur.” (syf. 87)
Kitabın ikinci kısmı toplam doksan sayfa ve on dokuz bölüm. Bu bölümlerin ekseriyetinin içeriği şiddet, sevgi ve din ekseninde şekillenmektedir. Kısaca buraya kadar genel çerçevesi çizilen konular farklı açılardan tekrara tabi tutulmuş. Bu sebepten bu kısmın özetini oldukça kısa tutmaya çalışacağım.
Mesela birinci bölümde kitabın diğer kısmında çokça gördüğümüz yozlaşmış din bahse konu edilmiş. Bölümü özetleyen paragraf şöyle; “kısacası, Hristiyan insanların sefaletinin ardındaki sebep, insanların şuursuz imansızlığı ve sözde eğitimli insanların imanı şuurlu biçimde inkar etmesidir.” (syf. 93) İkinci bölümde yine tekraren dünya insanlarını bir araya getirecek bir “manevi ilke”nin olmayışından dem vurulmuş. Üçüncü bölümde şiddetin bölücülüğü bahse konu edilirken dördüncü bölümde Hristiyan dünyasının din ile kurtuluşundan bahsedilmiş. Beş ve altıncı bölümlerde ise üç ve dördüncü bölümleri teyit eder mahiyette veriler işlenmiş. Yedinci bölümde dünyadaki şiddet sorununa, sevgi kanununun yegâne çare olduğundan bahsedilmiş. Ve Hıristiyanlığın temel ilkelerini gösteren birkaç İncil ayeti de bu bölümde paylaşılmış.
Sekizinci bölümde güçlünün güçsüzü ezdiği bir dünya sisteminden bahsedilmektedir. Şiddetin ve savaşın galip geldiği, işçilerin, kölelerin sürekli ezilip haklarının gasp edildiği bir dünya… Tolstoy dünyadaki bu kargaşanın sebebinin sevgi kanunun yürürlükte olmamasından kaynaklandığını iddia eder. İnsanlar hemcinslerini katledecek kadar canidir. Çünkü o insanların hemcinslerine duyduğu sevgi adı verilen bir duygu söz konusu değildir. Sevgi kanununu anlayan insanlar da sistemler tarafından cezalandırılmaktadır.
Dokuzuncu ve onuncu bölümlerde insan öldürmek, canlılara zarar vermek istemeyen kimselerin sistem tarafından nasıl cezalandırıldığından bahseder. Dokuzuncu bölümde Diriliş romanında da bahsettiği bir gençten bahseder. Askerliğe alınmak istenen bir genç… Bu genç askerlik zamanında askerliğe alınmayı reddeder. Sebebi Hıristiyanlığın bir canlıya zarar vermeyi kesinlikle yasaklıyor oluşudur. Genç muhakeme edilir ve kararında sebat ettiği tespit edilince hapse atılır. İşte dokuzuncu bölüm bu olayın sahnelendiği bölümdür.
Onuncu bölümde ise dokuzuncu bölümün kahramanı olan genç üzerinden savaş ve şiddet eleştirisi yapılır. On birinci bölümde, dokuzuncu bölümdeki gence benzer şahsiyetler ve dramları konu edilmiştir. On ikinci ve on üçüncü bölümlerde yine konu sevgi ve şiddet eksenli oluşmaktadır fakat bu bölümlerde Tolstoy yeni bir sistemin kurulmasına çok az kaldığının müjdesini verir. Sahih Hıristiyan öğretisi üzerine kurulacak bir sistemden umudu olduğunu belirtir. Ve sistemin suretteki bir değişiklik ile değil şuurdaki bir değişiklikle mümkün olduğunu fakat insanlar tez canlı oldukları için suretteki değişikliğe kaçtıklarını söyler. “Hayatın sosyal şartları ancak, insanların nefislerine sahip çıkması ile düzelebilir.” (syf. 141) “Beşeri kanuna itaat şuuru, köleleştirir; Allah’ın kanununa itaat şuuru ise hürleştirir.” (syf. 147)
On dördüncü bölümde toplumun hayatın en yüce kanununa ulaşabilmesi için toplumun her ferdinin hayatını bu kanuna adaması gerektiğinden bahsedilir. “Ona ancak tek tek her birimiz kendimize veya başkasına getireceği sonuçları düşünmeden veya tasa etmeden ve bir sosyal örgütün uğruna değil, sadece her ferdin kendisi ve hayatı için, hayatın en yüce kanununun gerçekleştirilmesi uğruna hayatlarımızı belirli bir tarzda düzenlediğimizde ulaşabiliriz.” (syf. 149) On beşinde bölümde Tolstoy hükümetlerin gereksizliğinden bahseder. Hükümetlerin olmaması gerektiğini savunur. On altıncı bölümde ise bu düşüncesini detaylandırır. Hükümetsiz bir toplumu bugünün insanın anlayamayacağından bahseder. Çünkü ne geçmişte ne de günümüzde böyle bir toplum mevcut değildir. Fakat böyle bir toplum yaratılabilir.
Tarih boyunca bir grup azınlık, büyük topluluklara hükmetmek istemiştir. En başta bu güdü Tolstoy’a göre ilkelcedir. Daha sonra bu azınlık büyük topluluğu yönetmek için sistemlere gereksinim duymuştur. Ve bu sistemlerde de şiddete başvurmadan yaptırım uygulayamamıştır. Tolstoy’a göre devletin siyasi şiddet uygulamaları bazıları için barışçıl gibi gözükse de aslında bu şiddet uygulamalarının birçok zararı vardır. Bu uygulama ile devlet tepki çeker. Bu uygulamayı yaptırdığı kişilerin ve bu uygulamayı gazetede okuyan kitlelerin merhamet duygularında sarsıntılar meydana gelir. Çünkü şahit olunan şiddet insanların içerisindeki merhamet duygularını yok edebilir.
“Şiddete hiç ihtiyaç duymayacağınız bir hayat yaşamaya çalışın” (syf.155) Bu cümle Tolstoy’un kitabın ikinci kısmındaki anlattıklarının özeti mahiyetindedir. Tolstoy’un insanlığa serzenişi… On yedi, on sekiz ve on dokuzuncu bölümler kitabın son bölümleridir. Ve buraya kadar bahsettiğimiz konulardan farklı hiçbir şey bulunmamaktadır bu bölümlerin içerisinde. Kitabın dili bu bölümlerde biraz daha vaaz, nasihat tarzına dönmektedir. Şiddeti götürecek ve sevgiyi getirecek olan şeyin ‘altın kural’ adını verdikleri davranış olduğunu söyler. “Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkalarına yapma.” Bu kuralı devletler bağlamında da bir çözüm önerisi olarak sunar bize. Ve son olarak geleceğin gençlerine seslenir; umut sizlersiniz. “Ölmeden önce hemcinslerime söylemek istediğim budur.” (syf. 169)
Bu makaleyi okuyanlar için tavsiye yazı:
Din Felsefesi Tarihi Üzerine
İki Kitap 5 Diyalog
Devlet Adamı
Augustinus ve İtiraflar’ı
- Siirt Medreselerinde Reform Arayışları - 12 Eylül 2020
- Şeyh Bedreddin Medresesi - 12 Eylül 2020
- Üsame er-Rıfâî ile Söyleşi - 12 Eylül 2020



